AYARI BOZUK TANBURÎ TARİHİM

nergis için

GİRİŞ TAKSİMİ

Sağ ayağını yere vurdu düşerken. Bütünüyle manasızdı hareketleri. Yerde de bir iki takla attı. Şimdi hiç kımıldamadan yatıyordu. Başını vurduğu kaldırım taşından üç yüz metre ötede, kuzey doğu istikametinde yetmiş altı katlı bir binanın otuz dördüncü katındaki küçük tuvalette bir kadın alafranga tuvalete kurulmuş oturuyordu. Henüz sadece topuklu ayakkabılarını görebildiğim için ayrıntıya giremiyorum.

Gökyüzü bulutluydu, bir tek yıldız dahi göremezdiniz çıplak gözle bakınca. Oysa siz, hepiniz, uykularınızı giyinmiş sereserpe yatıyordunuz karyolalarınızda. Söylemediğime bakmayın, sert mi sert bir de rüzgar esiyordu kaldırım taşlarında. Sanki bir taş kalkıyor, bir diğeri oturuyordu. Öyle bir sıcaklık da vardı ama o üç yüz metre güzergahta; bir ışık, sarı ve düz bir ışık hüzmesi gidip geliyordu ya da artık gidip gelmeleri durmuştu da ışıktan bir yol, sarı ve düz bir yol uzanıyordu otuz dördüncü kat pencereleriyle kaldırım taşları arasında.

Dikkat kesildim. Klozetin kapağı kapalıydı ve yerde bir yüzükte kapının altından sızan ışığın yansıdığını gördüm. Halı siyah beneklerle kaplı gri bir halıydı. Ayakkabılar simsiyahtı. Kolları çıplaktı ve dirsekleri çok sivriydi; utandım ve daha fazlasına bakamadım. Kaldırım taşından aşağı kaydı başım. Avuç içlerine yaslamıştı yüzünü. Tırnakları uzundu ve kırmızı…

VİRAJ TAKSİMİ

Güzergahı yitirdiniz… Yeşil gözlü on dört yaşındaki sarışın kıza bakarak yaşamayı ne kadar sevdiğimi kendime itiraf ederim elbet. Hastanede ölümle pençeleşen kardeşim “beyin travması”nı düşünüyor olsam da, şadırvanda takunya sesleri ya da misafir odasında tesbih şakırtları kadardır ancak, tedirginliklerim. Uyku, çıplaklığını örtemez gözlerimin. Teknesinde beni düşleyen eski bir bestekâr kadar umarsız ve o besteler kadar neşeli, havalı, coşkuluyum. Ayarı bozuk tanburî tarihimden bir sayfa daha yırtmaktayım. Nedense “cart, curt” gibi değil, “şangır, şungur” sesler geliyor kulaklarıma. Kıyma kokuyor ve şehvetsiz öpüşlere garkolunuyorum. Kıyma kokusu ve şehvetsiz öpüş… Çıplak gözle üç yüz metre mesafedeyim ölüme… Ve hiç korkmuyorum kazazedelerden. ELMANIN BAŞIMA DÜŞMÜŞ OLMASI BENİM SUÇUM OLMASA GEREK. Ayak parmaklarımı kaşındıran bu düşsellik size yabancıdır, ama farkında mısınız, siz de bana biraz yabancısınız. Sokağın bir köşesinde delikanlılar oturuyor, diğer köşesinde genç kızlar. Kaçamak bakışlar ve bıyık burar gibi el, kol hareketleri. Dudaklarda manalı biçimler. Birbirini tanımayan, birbirine asla bakmayan iki aşığın ölümü çağıran jestleri. Ölüm tırpansız ve sessiz. Bilhassa aydınlık. Tıpkı zaman’ın parmak aralarında eksilişini andırıyor bu kendimle başbaşa kalmalarım. Dün gece sevdiğim kadınla Eyfel Kulesinin altında öpüşmenin hayalini kurdum. Fransız uyruklu bir Cezayirli fotoğrafçı deklanşöre bastığında, ben, Tlemsen’de deniz var mı diye hafızamı zorluyordum. Ya da Oran, El Agreb?.. Sevdiğim kadın da beni düşünüyor mudur diye hayıflanacakken “sen” geldin aklıma. Aklım, zavallı, biçare aklım. Cirosuz çek misali elimde kaldınız. Cansız bedenleri andırıyordu bakışlarınız. Ülkemin nüfus yoğunluğu gibi adaletsiz-dağınık ve yine sereserpe düşlerim: dağılmaktalar. Direksiyondaki adamın ehliyetini iptal eden rüşvet yememiş bir trafik polisi hayaliydi sonuncusu. Direksiyondakinin adı Kaptan. Bir otobüs filmi gibi garda başlayıp garda biten akşamlar var önümde, arkamda ve kafamda. Kafamda geceyi unutturmayacak olan akşamlar var hâlâ. Bir tek gurub ışığına razıyken bile sadece “sen”i düşünüyorum. Adımı bile biraz olsun zorlayınca hatırlıyorum ama sen…. sen kimsin bilmiyorum!

 

ÇIKIŞ TAKSİMİ

Yalnızlık iddiamı bir kalemde silip atan “sen” tahayyülü üzerine üç yüz metrelik bir düş kurdum az önce. Uzamsızlığımı yitirmekten bile korkmuyorum ama elim telefonun ahizesine uzanınca kalbim patlarcasına atıyor. Bunun sebebi sadece aşk değildir. Sende vücuda gelen, ya da bunu başarmaya çabalayan bir “sen” dürtüsü var içimde. Çevresi şeytanî renkler de barındıran bir çeperle örtülü yuvarlak bir tahayyül benimkisi. Tecelligâhı sensin. Tecelligâhım sensin. İnan sensin. Sen, yani kendini bilmekten yoksunların prensesi, işte o yuvarlak mevcudiyetinle tek başına varoluşu yüklenmiş kum fırtınalı bir Cezayir çölünde güneye doğru sürüklemektesin beni. Kum ya da fırtınanın hükmü yok, ve Cezayir’in de. Hükmü olan sadece sendeki “sen”dir. Bir de başıma düşen, her gece yatağımda başıma düşen, her gece seni düşünürken yatağımda başıma düşen… ellerinle hazırladığın elmalı kek kokusudur.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.