AYLİN DİYE BİRİ HİÇ… (bir kıskançlık öyküsü)

 

“Ne düşünüyorsun?”

“Hiç… Yani hiçbir şey, öyle, bakıyordum.”

Genç kadın bir şey söylemeden bakışlarını kaçırır. Genç adam, öyle bakmaya devam eder. Mırıldanır:

“Seni sevmek gibi mülteci isteklerim olmuştu.”

“Ne?”

“Yok bir şey, sadece duvarlara bu şiiri de yazabilirlerdi diyorum.”

“Ne dediğini duymadım ki?”

“Var ya Ahmet Kaya’nın şarkısı, seni sevmek gibi mülteci isteklerim olmuştu falan.”

“Çok kaba değil mi bu söz, yani bir şiir için?”

“Bence de öyle ama anlamı çok…”

“Çok ne?”

“Çok güzel!”

Kahvelerini yudumlarlar. Mavi gözlü garson kız arka masadaki çifte iki bardak meyve suyu getirir. Genç adam kızın gözlerine bakarken boyunun kısa olduğunu düşünür. Sonra Nazlı’yı düşünür: onun boyu uzundur. Bu arada kahveler biter.

Birlikte kalkarlar. Genç kadının evine giderler; ev yakındır.

Anahtarıyla kapıyı açarken bile insana güven veriyordu hareketleri. Benden çok daha fazla hacim kaplıyordu uzayda. Belki bu yüzden güçlüydü… belki de onu sevecek birini her zaman bulabileceğini bildiği için. Bunu hiç düşünmüş müydü? Tabii ki hayır, zaten bu da onu daha da mükemmel yapıyordu. Ben neredeyim?! Bu kadar mükemmel olan bir dünyada ne işim var benim!

Kapı açılır. Nazlı içeri girer. Hakan da arkasından girer ve kapıyı kapatır. Nazlı ona dönmüş gözlerine bakmaktadır. Hakan kontrolsüz bir hareket yapar ve öpüşmeye başlarlar.

Uzun soluklu sevişmelere gelemiyorum. Bunu yanlış anlamanı istemiyorum sevgilim. Beni harekete geçiren ya da durduran şey içimde belki, ama yine de kontrolsüzüm; içimde olanı, büsbütün bana ait olsa bile kontrol edemiyorum. Bu artık acı vermiyor; düşün, bu kadar kanıksamış durumdayım. Ve korkarım kanıksamalar da gayri ihtiyari oluyor. Seni seviyorum, evet, ama ötesini getiremiyorum. Biliyor musun Nazlım, ben galiba yalnız dedikleri o şeye çok benziyorum. Bütün sorun da bu benzerlikten ileri geliyor güzelim, beni anlıyor musun?

Hakan belli belirsiz bir utanma duygusuyla pantolonunun düğmelerini ilikliyordur. Nazlı banyoda yüzünü yıkıyordur. Ev, artık çekilmez olmuş Temmuz sıcağıyla kavruluyordur.

Kapı çalar. Aylin gelmiştir. Nazlı elinde havluyla kapıyı açınca, Aylin, kötü bir zamanda geldiğini anlar. Ki salona girince henüz toparlanabilmiş olan Hakan’ın yüzündeki ifadeyi de görmüştür. Canı sıkılarak Hakan’ı selamlar, el sıkışırlar. Aynı sıkıntıyla birlikte, edilen bir kaç cümlelik zoraki sohbetten sıyrılır sıyrılmaz, odasına doğru kaçar adımlarla gider Aylin. Bu durum oradaki herkesin canını sıkmıştır: Hakan utanır ve bu yüzden sıkılır, Nazlı Hakan’ın utandığını bildiği için sıkılır ve Aylin, “baskın yapan münasebetsiz” kişiyi oynamak zorunda kaldığı için…

Aylin odasında fazla kalamayacağını anlayınca salona gidip gene zoraki bir sohbetin ardından bir bahane bulup evden kaçmayı planlar. Bu niyetle koridoru adımlarıyla eritmekteyken aklına gelen başka bir şey bütün planlarını unutturur Aylin’e. Birden yolunu değiştirip mutfağa girer. Amacı Nazlı’yı orada içecek bir şeyler hazırlarken bulmaktır. Fakat mutfak boştur. Hemen salona gider Aylin. Heyecanlıdır.

“Nazlı, biliyor musun bugün kimi gördüm?!”

“Kim?!” der Nazlı. Aylin’in heyecanı bir anda onu da sarıvermiştir.

“Oğuz Tunahan’ı!.. Seni sordu gene? Kaç zamandır uğramıyormuşsun, sana kırgınmış.”

“Beni mi sordu?!.. Bilmem ki, vakit olmuyor… Yani, aslında beni bu kadar umursadığını bilmiyordum. Çok iyi ya! Belki beni atölyesine alır! Düşünsene kız, Oğuz Bey ve ben! Ve sadece boyalar, tuvaller, tiner ve bezir yağı kokusu!..”

“Kızım adam seni umursuyor, bence böyle boş boş oturmakla kendine büyük kötülük yapıyorsun. Hemen ara adamı, yarın da atölyeye gidersin. Okul bitiyor zaten, işte, bir tür… öğrencisi falan olursun!”

“Aslında doğru söylüyorsun, ben de hoşlanmıyorum halimden. Biraz hareket lazım. Evdeki kağıtları karalamaktan sıkıldım iyice… Demek Oğuz Bey beni sordu ha! Çok iyi be, buna çok sevindim!”

“E ne duruyorsun o zaman, arasana!”

“Tamam, dur, numarasını bulayım.”

Nazlı koşar adımlarla antreye çıktı ve portmantonun kenarına bıraktığı çantasını alıp aynı hızla salona döndü. Çantasından çıkardığı ajandanın sayfalarını karıştırıyordu.

“Hah, buldum!” dedi ve ahizeyi alıp hızlı hızlı tuşlara bastı. Telefon çalmaya başladığında Nazlı’nın kalp atışları iyice hızlanmıştı artık. Ve birden açıldı telefon.

“Buyrun.”

“İyi günler. Oğuz Tunahan’la mı görüşüyorum acaba?”

“Evet. Nazlı?.. Sen misin canım?!”

“Ah, evet! Demek beni tanıdınız!”

“Tabii ki. Buna şaşırmamalısın. Kendini unutturacak birine hiç benzemiyordun zaten.”

“Ah, teşekkür ederim Oğuz Bey! Ben şey için rahatsız etmiştim, bugün Aylin’le kar…”

“Kimi rahatsız etmişsin!.. Bak böyle şeyler söylersen kızarım. Evet, Aylin’e seni sordum, nerelerde bu kız, hiç sesi soluğu çıkmıyor dedim.”

“Evet. Aslında haklısınız, son zamanlarda okulu bitireceğim diye iyice kapattım kendimi.”

“Ee, okul ne durumda peki?”

“Sanırım bitiyor. Yani yaz okulundan bir ders daha alıyorum, onu da verince mezun olacağım.”

“Bu çok güzel bir haber! Eh, artık sanata ve biz sanatçılara da vakit ayırırsın!”

“Böyle söylemeyin, zaten fazlasıyla mahcubum size karşı.”

“Öyleyse en kısa zamanda bekliyorum seni atölyeye.”

“Mutlaka geleceğim. Sizin için ne zaman uygun olur?”

“Şimdi bile olur. Ben genelde burdayım zaten.”

“Sanırım bugün için vakit biraz geç oldu. Yarın sabah gelsem?..”

“Elbette. Geceleri de buradayım ben. Yeşim Ankara’da olduğu için bu aralar eve gitmiyorum.”

“Öyleyse yarın sabah geliyorum!”

“Pekala, ben de bekliyorum o zaman!”

“Görüşmek üzere.”

“Sağlıcakla…”

Nazlı ahizeyi yerine bıraktıktan sonra oturduğu yerden ayağa fırlar: Sevincinden ne yapacağını bilemeyen kişinin ruh halindedir. Aylin’e bakar, o da gülümseyerek kendisine bakıyordur ama bu Nazlı’yı tatmin etmez. Hemen, tekrar koltuğa bırakıp kendini ahizeyi yerinden kaldırır. Ezberindeki numarayı hızla tuşlamaya başlar. Çalan telefonun açılmasını beklerken bile heyecanlıdır. Fakat karşı taraftan “Alo” sesi gelir gelmez birden bütün heyecanını bastırır ve az önceki Nazlı’ya göre tanınmayacak kadar sakin bir ses tonuyla konuşur:

“Merhaba canım, ben Nazlı.”

“Ah, araman çok iyi oldu Nazlı, evde misafir var ve neredeyse birkaç tanesini vuracaktım topuğundan!”

“Ah canıım, neden ki, canını mı sıkıyorlar gene sevgilimin?!”

“Sıkıyorlar ya. O salak muhabbetleri dinlemek zorunda olmam yetmiyormuş gibi bir de saçma sapan sorular sorup duruyorlar! Telefon bahane oldu, bir daha bok giderim yanlarına!”

“Ay, canım, sinirlenmişsin sen. Boşver onları, ‘geldikleri gibi giderler’ demiş ya Atatürk. Hihi!..”

Hakan küçük bir kahkaha atar bu sözün ardından. Nazlı gülmeye devam ediyordur. Aylin, sevgiyle izliyordur bu sahneyi.

“Bugün ne oldu biliyor musun?”

“Hayır, bilmiyorum.”

“Oğuz Tunahan var ya?..”

“Evet.”

“Beni sormuş bizim Aylin’e. Demin telefonda konuştuk, yarın atölyesine gidiyorum! Büyük olasılıkla resim yapmaya başlayacağım gene!”

“Hıhı.. Bu çok güzel.”

“Ne oldu canım, sevinmedin mi?”

“Yoo, sevindim tabii. …”

“Hakan, ne oldu gene?! Sen hep demiyor muydun kendine meşgul olacak bir şeyler bulmalısın, resim yapmaya başla yeniden diye?”

“Evet, işte bu da iyi bir fırsat. Çok sevindim canım.”

“Peki Hakan! Tamam!”

“Peki ne?! Ne dedim ki ben? Sevindim işte, daha ne yapmalıyım?!”

“Hakan, sorunun ne olduğunu söyleyecek misin? Yoksa ısrar etmeden kapatalım mı?”

“…”

“…”

“…”

Cenderedeyim. Debeleniyorum. Sanki bütün fiiller düşmüş ve cümleler çırılçıplak kalmış gibi. Ne diyebilirim ki! Canımı sıkanın ne olduğunu çok iyi biliyor, ama bunu benim söylememi istiyor. Nedir burada uyulması gereken kural, bu hangi oyundu?! Allah’ım, bana bu anları yaşatma da, en feci şekillerde al canımı! Her yanım titriyor, korkuyorum gene!

“Neden susuyorsun?!”

“…”

Ya sen, söyle sen neden susuyorsun peki?! Ne söyleyebilirim ki! Hemen şimdi terasa çıkıp gözlerimi kapatmak ve geceyi beklemek istiyorum. Karanlık önce bedenimi sonra da ruhumu sarıp sıksın. Gece beni biliyor, ruhum kemiklidir benim, sıktıkça çatırdar. Gece beni biliyor, ama ben hiçbir şey bilmiyorum! Ben seni nasıl seviyorum ki?! Ben nasıl sevebilirim ki! Tanrı aşkı da yaratmış, ben ne yapabilirim ki! Hemen şimdi, telefonu kapatıp terasa çıkmalıyım. İrkilmeye çok fazla ihtiyacım var.

“Gene oynamaya mı başlayacağız Hakan?! Bundan vazgeçmeyecek misin? Terasını özlüyorsun değil mi? Oraya koşacak ve bağdaş kurup gözlerini kapatacaksın. Sen gözlerini kapatınca karanlık rengini bulacak. Bağdaş kurunca bütün düğümler çözülecek ve sen huzura çıkacaksın. Söylesene, huzura çıkınca onlara ne söyleyeceksin?! Beni ihbar mı edeceksin yoksa?! Beni ihbar et Hakan! Söylesene, nedir derdin gene?!”

“Nazlı sus artık!..”

“Kahretsin, ne oldu şimdi! Her şey yolunda değil miydi?”

“…”

“O adamı kıskandığını söyleme sakın, inanmam buna?!”

“Kıskanmak değil Nazlı…”

“Ne peki?”

“Bilmiyorsan, bunu görmüyorsan nasıl anlatabilirim ki sana!..”

“…”

“…”

“Sen çok yalnızsın Hakan.”

“Ben de öyleyim Nazlı.”

“…”

“…”

“Resim yapmaya çok fazla ihtiyacım var. Bunu anlayacağını umuyorum Hakan.”

“O adamla yapmak zorunda mısın?”

“Kahretsin Hakan! O sadece benim hocam!”

“Keşke o da öyle düşünüyor olsaydı!..”

“Sen kıskanıyorsun?..”

“Ben… bilmiyorum!..”

“Yarın akşam Taksim’e gel, atölyeden çıkınca buluşalım. Daha sakin olursun.”

“…”

“…”

“Oraya gitme Nazlı!”

“Bunu yapma Hakan! Bunu sakın yapma!..”

“…”

“Buna dayanamadığımı biliyorsun. Kıskançlık, bir yere kadar evet, ama bana yalnızlık bulaştırma Hakan! Çünkü benimki yeterince büyük zaten.”

“…”

“…”

“…”

“Ne kadar daha susacaksın! Çıldıracağım! Konuş artık!”

“Oraya… gitme Nazlı!”

“Gitmeliyim Hakan. Yalvarıyorum bu kadar basit bir olayı dramatize etme! Neden gitmek zorunda olduğumu biliyorsun.”

“Nazlı beni boğuyorsun. Konuşmaya zorlama. Konuşamadığımı biliyorsun. Kırmadan yapamıyorum, derdimi anlatamıyorum. Lanet olsun, bu yalnızlık falan değil! Korkuyorum Nazlı, seni kaybetmekten çok korkuyorum! O adamın sana asıldığını biliyorum. Sen bana karşı ne kadar samimi olursan ol, sözün hayata geçmeyecektir. Söz konusu olan bensem, her şey hep aynı olacaktır. Ben kaybetmekten çok yoruldum aşkım, beni anlıyor musun, artık kaldıramıyorum umutsuzluğu! Sen oraya gidersen …”

“Ne?”

“Yani o adamın yanına gidersen …”

“Gidersem ne?.. Konuşsana Hakan!”

“…”

“Gidersem ne olur Hakan?! Yoksa bu bir tehdit mi?”

“…”

“…”

“Gidersen…”

“…”

“Şehre yağmur yağar Nazlı!”

Telefon aniden, fakat sessizce kapanır. Sinirden yüzü bir anda kızaran Nazlı elinde ahizeyle öylecene kalakalır. Neye sinirlendiğine bile karar veremez. Afallamıştır. Önce bileği, ardından parmakları gevşer ve ahize elinden kayıp yere düşer.

Bir süre boşluğa bakıp durur. Fakat kanı birden kaynamaya başlar ve yumruk yaptığı ellerini ölesiye sıkarak oturduğu yerden kalkar. Az önceki paylaşma arzusu ve hissettiklerinin şiddeti aynı gibidir, fakat şimdi, önceki aydınlıktan eser kalmamış, hatta karanlık neredeyse onu boğacak kadar yoğunlaşmıştır.

Hakan, boğazında kilitlenen tenis topu büyüklüğünde bir yumrukla boğuşuyordur. İşaret parmağıyla gözüne eziyet ediyor, ıslanmamak için debeleniyordur.

Nazlı hiçbir şeye anlam veremeyecek denli sinirli ve sinirini duyularına indiremediği için de çaresiz ve bitkindir artık.

Oğuz Tunahan atölyesinde, olanlardan habersiz, uyuyordur.

Aylin?.. Aylin diye biri yoktur.

* * *

Nazlı sızıp kaldığı üçlü koltukta

“Berbat!”

bir baş ağrısıyla uyanır. Neler olup bittiğini anımsamaya çalışır henüz gözlerini bile açmamış olduğu halde. Aklına ilk gelen bugün bir randevusu olduğudur. Bunu anımsamaya çalışır gibi mırıldanarak:

“Bugün yağmurla randevum var” der. İrkilir. Yattığı yerde doğrulur ve perdelerin arasından sızıp odayı aydınlatan güneşe bakar. Aslında baktığı sadece vitrinin ardına gizlenmiş büyük aynadan yansıyanlardır ama güneşi görmek onu rahatlatır.

Gözü duvardaki saate ilişir. Aceleyle toparlanır. Duş almak için banyoya girer. Dün akşamı ve geceyi hatırlamak için hafızasını zorlar ama belirgin hemen hiçbir şey yoktur. Sadece çok fazla içtiğini biliyordur, ki onu da hatırladığı için değil, salonda yerlere saçılmış duran boş şişeleri şimdi, duş almak üzere soyunmuşken anımsadığı için biliyordur. Aslında bilmiyordur, böyle düşünür ve musluğu açar. Su damlacıkları, birer film karesi gibi, ya da, aslında bir radyo tiyatrosu gibi geceyi ona hatırlatır. Nazlı duşta, fıskiyeden dökülen damlaların arasında ağlamaktadır.

Hakan terasta sabahı etmiştir. Sabah ezanıyla birlikte aşağı, odasına inmiş ve oturduğu koltukta uyuya kalmıştır.

Oğuz Tunahan uykusundan henüz uyanmıştır. Sanki rüyasını resmetmek istermiş gibi yatağından çıkar çıkmaz şovalenin başında bulmuştur kendini. Tiner ve bezir yağı kokularını içine çekerek o güne uygun rengi aramaktadır şimdi.

Aylin diye biri zaten yoktur.

* * *

 

Nazlı kafatasında durmadan üreyen bir kurtçukla birlikte İstiklal Caddesi’nde yalpalayarak ilerlemektedir. Üzerinde askılı siyah bir giysi vardır. Buna rağmen terliyordur. Aynı anda hem acı çekiyordur, çünkü Hakan’ı kaybetme korkusu bir ürperme gibi tenine yerleşmiştir, hem de heyecanlıdır, çünkü Hakan’ın hatasını anlayıp kendisinden özür dilemesinden sonra her şeyin düzeleceğini ve kendisinin Oğuz Tunahan’ın öğrencisi olarak resim yapmaya başlayacağını ve çok yakında, mesela Aksanat’ta ya da başka bir salonda ilk sergisini açacağını düşünüyordur. Korku ve heyecanı aynı anda hissediyor olmayı artık bir çelişki gibi yaşamıyordur, aksine, bu iki duyguyu, sanki asırlardır birbirinden ayrı kalmış iki eski dost gibi kendi yüreğinde buluşturmuştur. Ya da bu şekilde betimleyebileceği bir ruh hali içindedir Nazlı. Fakat, aslında yalnızca yürüyordur. Hissettikleri ya da kafasında üreyen, üremekle kalmayıp artık yavaş yavaş beynini kemirmeye başlayan o kurtçuklar bile, (her zaman olduğu ve olacağı gibi) işte, ‘yürümek’ denen o basit eyleme karşı bütün dirençlerini kaybediyor, eylem, yine bütün soruları, ve yanıtlara olan susamışlıkları da içine alıp eritiyordur. Arzu yok olmuyor, fakat acı vererek dönüşüyordur. Nazlı atölyenin önüne geldiğinde sadece, yorgunluk ve terlemiş olmanın verdiği can sıkıntısı kalmıştır geriye.

Binanın açık kapısından içeri girer. Atölyenin kapısına gelince omzundaki çantayı düzeltip zile basar. Tam o anda koridordan gelen güneş ışığının hızla çekildiğini farkeder. Ve kapının kolu aşağı doğru çekilirken gökyüzünü yırtarcasına çakan şimşeklerin ışıkları aynı anda hem koridordan hem de artık açılmış olan kapının ardından, atölyenin içinden gelmeye başlar. Oğuz Bey bir elinde spatulasıyla kapıyı açtığında sağanak yağmur başlamıştır bile. Nazlı, atölyenin kapısında olduğu yere çakılmış, tir tir titremektedir.

* * *

Yaklaşık bir dakika önce gürültüye uyanmıştır Hakan. Eğer bu sıradan bir gün olsaydı, ya da yağmur, sıradan bir yağmur olsaydı, Hakan da diğer hemşehrileri gibi Temmuz ortasında yağan bu yağmura hayretle bakar, hatta açık pencereden içeri düşen yağmur damlalarını zevkle seyrederdi mutlaka. Fakat şimdi telaşla telefonun tuşlarına basmaktadır. Evde olmadığına emin olur olmaz cep telefonundan aramaya başlar Nazlı’yı. Kapalıdır. Telaşı, köşeye sıkışıp da kaçacak yer kalmayınca aslan tarafından parçalanacağını anlayan ceylanın, bir anda her tarafa birden sıçrayabilecekmiş gibi bütün kasları gerilmiş halde kalakalmasına benzeyen bir çaresizliğe dönüşmüştür. Her şeyi yapabilecek gücü kendinde bulmasına rağmen, insanın, böyle çaresizce büzülüp sinmesi, bütün hayal kırıklıklarına ve yenilgiyi kabullenişine karşın, Hakan’ı bile çileden çıkartır. Ağırlaşmış bedenini koltuğa bırakıp tırnaklarını kemirmeye başlamıştır. Bir yolu olmalıdır Nazlı’ya ulaşmanın. Evde olmaması atölyeye gittiğini gösteriyordur, ki cep telefonunu da kapatmışsa durum tahmin edilenden çok daha kötü olabilir. Hayır, çaresizlik şimdi kabul edilemez, hemen kalkılıp bir şeyler yapılması gerektir.

Oğuz Bey’in aptal bakışlarına hiç kimse tanıklık edememiştir. Nazlı, titremesini ve korkusunu da yanına alıp, bir şey söylemeden, koşarak çıkmıştır binadan. Meydana varana kadar da hızını hiç kesmeden koşmaya devam etmiştir. Meydanda bir kaç saniye kadar soluklandıktan sonra yine koşarak stadyuma inmiş, oradan Karaköy’e kadar, arada bir yavaşlayıp dinlenerek, ama hiç durmadan gelmiştir. Şimdi Galata Köprüsü üzerinde yürüyordur. Birazdan Sarayburnu’na doğru koşmaya devam edecektir ancak dizleri onu taşıyamayacak kadar yorgundur. Dinlenmelidir. Çünkü Sarayburnu’na vardığında düşünecek çok önemli şeyleri vardır. Ölümü düşünecektir orada, bir bankta oturup Boğaz’ı seyrederken. Sonra korkuyu… Ve Hakan’ı… Hakan hayatın neresinde duruyor diye soracaktır orada kendine. Ve arkasından “Ben,” diyecektir, “neresinde duruyorum Hakan’ın?”. Ama bunları ertelemiştir. Sarayburnu’na bu yorgunlukla gitmesi imkansızdır. Eminönü’nde, balıkekmekçilerin kayıklarının önünde dizilmiş taburelerden birine oturur. Oturur oturmaz bıyıklı ve sarı lastik botları olan bir adam ona beyaz kağıda sarılı bir ekmek uzatır. Uzatılanı alır. İçinde balık ve soğan olan ekmeğe bakar. Sonra başını kaldırıp adama. Adam bardağa turşu suyu dolduruyordur. “Kaç para?” diye sorar. “Çok pahalı!” der adam ve gülümser. O da gülümser ve ekmekten büyük bir ısırık alır. Burnuna keskin soğan kokusu gelir. Adamın uzattığı bardağı alıp turşu suyundan da içer. O bunu farketmemiştir ama, balıkçı, onun yüzündeki ıslaklığı ilk görüşte tanımıştır.

Galata Köprüsü’nden çıkar çıkmaz koşmaya başlamıştır. Arada yine kesilmiş ama dinlenir dinlenmez de koşmaya devam ederek Sarayburnu’na gelmiştir. Deniz kenarına gitmiş ve duvarın üstüne oturup seyretmeye başlamıştır.

Yağmur aynı şiddetle yağmaya devam ediyordur. O, daha önce kurduklarının hiçbirini düşünemiyordur. Denize bakıyordur. (Ya da deniz orada duruyordur ve onun gözleri, korkarız ki açıktır.) Ayağa kalkar. Hiçbir şey düşünmemeye ısrarla devam ediyordur. Kıyıya doğru iyice yanaşır. Aşağıda kayalar vardır fakat, o görmüyordur.

Neredeyse bütün sokaklara girmiştir ama bir sonuç çıkmaz: Hiçbir yerde bulamaz Nazlı’yı. Yorgun ve umudunu iyice kaybetmiş bir halde evi, sabahtan beri belki de yirminci kez arar. Yirminci kez aradığı için artık sinyal sesi de anlamını bütünüyle yitirmiştir. Fakat bu sefer sinyal sesi sadece iki defa duyulur. Telefon açılmıştır.

“Alo.” der ses.

“Naz.. Nazlı! Sen misin aşkım!”

“Evet, benim Hakan. Sen iyi misin?”

“Ben!.. Sen nerdesin?!”

“Evdeyim tabii, nerede olabilirim ki?”

“Of, dur kafam karıştı!.. İyi misin yani?”

“Evet, şimdi daha iyiyim.”

“Ben… Sabahtan beri seni arıyorum. Özür dilemek için. Ama… Gitmedin demek… Yani seni bulamayınca… Çok korktum Nazlı!”

“Ah, bir tanem!.. Sen dışarda mısın şimdi?”

“Evet, Galatasaray’da, okulun önündeki duvara yaslanmış duruyorum.”

“Islanmışsındır sen! Hadi, biraz daha zorlayıver kendini de buraya gel, sana sıcak bir şeyler hazırlıyorum ben de. Oturur konuşuruz.”

“Nazlı…”

“Biliyorum Hakan. Seni seviyorum.”

“Geliyorum Nazlı!”

Hakan telefonu deri ceketinin iç cebine bırakır. Sonra ellerini yan ceplere sokuşturur ve bir süre kımıldamadan durur. Saçlarından yüzüne, oradan da çenesine akıp yere damlayan yağmuru hissetmek istermiş gibidir bu kımıldamadan duruşu. Gözlerini kapatıp bütün gücüyle sıkar. Sonra yavaşça açar. Hakan’ın gözleri açıldıkça güneş ışığı, atölyenin bulunduğu binanın koridorundan içeri süzülmeye başlar. Oğuz Bey kimseyi göremeyince kapıyı kapatır. Nazlı ateşe su koymuş, demi de hazırlamıştır. Hakan yürümeye başlar. O gün şehre yağmur yağdığını gören insanların hiçbiri Hakan’ın bu yürüyüşünü göremezler. Çünkü Aylin diye biri hiç olmamıştır.

 

 

mb. 11-14 ekim 2000

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.