BAHÇEYE GÖMÜLEN

Güneşin batışını seyretmek istemişti Selim, sırf bu yüzden sahile inmek ve kayalıklarda  oturup tek başına güneşin batışını ve akşamın denizi örtüşünü seyretmek istemişti. Tek amacı buydu, yani başka hiçbir niyetle değil,

Esra’yla ayrılmış olduğu, bunu bir türlü kabullenemediği, onu en son görüşünden bu yana aynada bile kendini net göremediği için değil yani…

sadece denizi özlediği için… O yüzden binmişti belediye otobüsüne ve o yüzden inmişti adı herhalde yine hürriyet manasına gelen şu sıradan meydanlardan birinde. Sakindi aslında, ki o bile şaşırıyordu bu kadar sakin oluşuna. Biraz da kızıyordu kendine, ayıplıyordu bile: Bir şeyler yapmak yerine neden kaçıyordu ki, neden her şey birbirine karıştığında o da başka adamlar gibi savunmaya geçmek ya da birden

aniden atılıp ötekilerin üzerine saldırıya geçmek yerine hep böyle bir dinginliğin bir esrimenin özlemini çekiyordu. Yoksa korkağın teki olduğunu söylerken Esra haklı mıydı aslında? Sıkıntılı bir nefes alıp verdi hemen. Esra’yı küçümsüyordu artık ve bu yüzden kendini hiç suçlu da hissetmiyordu. Meydandan aşağı, her zaman yaptığının aksine, ana caddeden ayrılmadan yürümeye karar vermişti. Kalabalık, birbirine görünmeyen iplerle bağlı bir sürü küçük şekillerden oluşmuş kocaman ve tek bir kütle gibi ileri geri salınıyordu. İleri geri salınan bu kütle hep ona çarpıyordu ama

birbirlerine karşı ne kadar da saygılı ve ölçülüydüler yine. Güleç yüzlerle durmadan herkes herkesi selamlıyordu, herkes herkese merhaba diyordu, herkes herkese el sallıyordu

herkes herkesi ne kadar çok seviyordu böyle birbirlerine bu kadar görünmez iplerle nasıl da sıkı sıkı bağlıydılar ama ne kadar çok ve ne kadar şekilsizdiler. Selim onların arasında elbette çok sivri ve çok fazla dikti. Elbette Selim’e çarpıyorlardı hep, çünkü onların salınımlarına uyumsuzdu Selim’in gitgide çığırından çıkan adımları. Güneşi seyretmek için denize yakın olmaktı sadece Selim’in niyeti

aslında hiç kimseye zerre kadar zararı dokunsun istemezdi. Zaten böyle bir araya gelip bir kalabalık fikri oluşturduklarında ne kadar çirkinleşseler de hep suçsuz ve günahsız görünüyorlardı Selim’e. Hepsi kafalarına birer kurşun yiyerek ölmeyi çoktan haketmiş bu kendi kendine hareket edebilen şekilsiz nesneler yığını şimdi ya gerçekten masumdular ya da Selim sadece denizi özlediği ve güneşin batışına tanıklık etmek gibi bir ödevi bulunduğu için onlarla gereğinden fazla ilgilenemeyecekti.

Büyük bir dondurmacı ya da bir hastanenin önünden geçerken Selim, hiç gereği yokken yolun karşısında durmak istedi. Sağ ayağını kaldırımdan aşağı gönderdi fakat sol ayağını ne yapacağını birden

ayıptı, insan yolda yürümeyi beceremiyorsa yaşamaya niye çalışsındı ki!..

ya da yapacağı işleri doğru dürüst sıraya koyamayan birisi yaşamaya neden alışsındı ki!

Selim denizin kokusunu almaya başladığı o andan itibaren artık bildiğimiz herhangi bir Selimdi. Bildiğimiz bütün Selimler de aslında sadece bir tek Selim olabilmek arzusuyla hep denize doğru yürür ve aslında sadece güneşin batışını seyretmek istediklerini unutuverirlerdi.  İki defa tökezleyip düşmekten son anda kurtularak da olsa yolun karşısındaki o yere geçmeyi başardı. Orada durmayı da… Dönüp az önce takılıp tökezlediği kaldırıma baktı ve bir adamın düşmekten kurtulmaya çalıştığını gördü. Adam ayağını kaldırımdan yola atıyordu fakat öteki ayağına sıra gelince yanlış bir hareket yapıp tökezliyordu. Selim’e komik gelmişti adamın o hali. Ve başarısız olan her yola inme denemesinden sonra adam, tökezlemeden tekrar yola inebilmek üzere yeniden aynı hareketi ve aynı hataları art arda yapmaya devam ediyordu. Her sıradan Selim gibi o da sıkılmıştı adamı seyretmekten ve orada, o kendini tekrar eden deneyimiyle baş başa bırakıp Selim’i, denize doğru yürümeye devam etti. Her şey o devam etme kararından sonra başladı. Yürürken ayaklarına bakmaması gerektiğini, eğer doğal bir hareket yapacağın uzvuna bakarsan doğal ve çok basit olan o hareketi yapamaz ve etrafındakilere rezil olursun düsturunu unutarak ve ayaklarına –maalesef- bakarak beş on adım daha attı.

– Bu sırada güneş batalı bir hayli zaman geçmişti ama bunun elbette ki bir önemi yoktu.

Şimdi Selim evden çıktığından beridir kurtarması gereken hayatla işlemesi gereken cinayeti düşünmüyordu bile. Ne güneşin batışını seyretmek ne de akşamın denizin üzerine dökülmesini görmek vardı aklında. Ayaklarına bakarak ilerliyordu ve denize paralel bir doğrultuda olduğunu ancak burnuna gelen yosun kokularını takip ederek anlayabiliyordu.

– Ne garip, şu halde Esra kim olabilirdi?!

Şehir katı bir karanlıkla iyice gömülmüştü kendi içine. Selim kentin içinden dışına doğru attığı adımları seyrederek bir şeylerin peşinde olduğunu söyleyip duruyordu kendisine. Bir ip cambazının dikkatiyle bastığı her kaldırım taşı, ayağını kaldırmadan bir saniye öncesinde varoluyor ve ayağını kaldırdıktan bir saniye sonra da yok oluyordu sanki

-ki bu elbette karanlığın bir marifetiydi.

… Bir şeyler yapmak yerine neden kaçıyordu ki, neden her şey birbirine karıştığında o da başka adamlar gibi savunmaya geçmek ya da birden

aniden atılıp ötekilerin üzerine saldırıya geçmek yerine hep böyle bir dinginliğin bir esrimenin özlemini çekiyordu. Yoksa korkağın teki olduğunu söylerken Esra…

… karıştığında o da başka adamlar gibi savunmaya geçmek ya da birden

aniden atılıp ötekilerin üzerine…

karanlıkla aynı renkte bir kedi fırladı kaldırımın sağındaki çimenlerin arasından önüne doğru. Selim korktu ve durakladı. Tam on sekiz adım gerisinde birisi olduğunu hissetti ve hızla dönüp oraya baktı. Kaldırım sanki sonsuza dek ölesiye tenha ve ölesiye umutsuzca uzanıp gidiyordu. Selim tekrar önüne baktı: kedi kaybolmuştu. Kararsız birkaç adım attı. Bu sefer on bir adım gerisindeydi ve çok netti hissettiği

korkuya dönüşmek için can atan tedirginlik.

Birileriyle mi buluşacaktı Selim ve onlar mıydı arkasındaki? Ondan da önemlisi şimdi durduğu yere göre evi ne tarafta kalıyordu?

… Bir şeyler yapmak yerine neden kaçıyordu ki…

…yoksa korkağın teki olduğunu söyleyen Esra…

En önemli kararlar, birden ve hızla verilip uygulanmaya başlanmış kararlardı. O kadar hızlı koşuyordu ki Selim arkasındaki kedi ordusu bile, imkanı yok yetişemezdi ona. Çünkü Selim ayaklarına bakmıyor, ayaklarını hayal ediyordu artık. Ve gözleri kapalı her Selim, ayaklarını hayal ettiğinde en hızlı atletlerden bile daha hızlı olabilirdi. Ama her Selim gibi o da bir süre sonra yoruldu. Yorulunca yavaşladı ve gözlerini açmaya karar verdi. Hemen sağındaki dar sokağa daldı. Aynı anda sokağın üzerinden bir tren geçmeye başladı. Selim sokağa dalınca sırtını duvara yaslayıp pusuya yattı. Arkasından gelenin sadece bir Selim olduğunu ve onu yakalayınca evinin yönünü de bulabileceğini düşünüyordu

ki haksız da sayılmazdı: Kendini kaybetmek gibiydi evinin yolunu unutmak. Ama tren o kadar çok gürültü çıkarıyordu ki üzerinden geçerken, neredeyse farketmeyecekti arkasından sokağa dalan kişiyi ve zamanında çelmeyi takamayacaktı. Simsiyah bir kütle gibi yere düşerken sapık cani, o birden Esra’yı hatırladı, durup dururken

yani hiç ilgisi bile yokken, sırf siyahlıklardan ötürü hatırlamıştı Esra’yı.

Yere düşen neye uğradığını anlamaya çalışırken ve doğrulmak için hamle yaparken, Selim kendini bile şaşırtacak çeviklikte hareketlerle onu yakasından tutup hemen karşısındaki duvara doğru savurmuştu. Trenin gürültüsü artık kulakları sağırlığa zorlayacak kadar güçlüydü. Raylardan gelen metal aksamın gürültüsü Selim’e çok işlevli çakısının metal parçacıklarını anımsatmıştı. Ve kafası duvara vurunca sersemleyen sapığın yüzüne sokak lambasının ışığı denk düştüğünde çoktan beridir kendini kaybetmiş olan Selim, trenin ağır metal işkencesini de bahane ederek delirmiş gibi vurdu kendi kafasıyla. Sapığın kafası duvara tekrar vurup gerisin geri sekerken sokak lambasının ışığı yine okşadı o güzel esmer yüzü. Selim Esra’nın sürmeli yeşil gözlerine sadece çok kısa bir an için bakabildi. Ne evinin yönünü bulabilmek için, ne bir türlü anlayamadığı ayrılığa bir açıklama bulmak için, ne de eve tekrar sağ salim geri dönebilmek için,

sadece hala üzerlerinden geçmekte olan bu upuzun trenin ona verdiği hak ve yetkiyi kullanarak Esra’nın kafasını duvara vurmaya devam etti

yakasından kavradığı beden taşıyamayacağı kadar ağırlaşana dek duvarda kim bilir hangi elin çizdiği kıpkırmızı kocaman haritayı görebilene kadar

kafasını duvara vurmaya devam etti. Bırakınca beden –ne garip- yere düştü. O yere düşerken nihayet son vagonuyla birlikte bir yük treni daha geçti ve gitti. Biraz ötedeki deniz hiç bilinmeyen bir tuhaf ar duygusuyla kokusunu kendi içine çekiyordu. Artık yosun kokusu almayan ve trenin koruyuculuğundan arınmış olan Selim, merakla gözlerini açıyordu.

… Bir şeyler yapmak yerine neden kaçıyordu ki, neden her şey birbirine karıştığında o da başka adamlar gibi savunmaya geçmek ya da birden

aniden atılıp ötekilerin üzerine saldırıya geçmek yerine hep böyle bir dinginliğin bir esrimenin özlemini çekiyordu. Yoksa korkağın teki olduğunu söylerken Esra…

… savunmaya geçmek ya da birden

aniden atılıp ötekilerin üzerine…

“Seni içimde bir yerlerde yaşatacağım Selim, bunu biliyorsun.” demişti Esra, son kez birlikte çay içtiklerinde yani.

“İçinde bir yerler mi?”

“Evet, seni içime gömdüm Selim!”

“Yazık… Yazık oluyor ama böyle içine… Keşke beni bahçeye gömseydin Esra!”

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.