Bay Çocuk (Şeyh Vakkit) (2005) (öykü)

“Ben burada yalnız ben tek başıma pencerenin çok yakınında dışarıya siyah ya da karanlık diyebileceğim bir karanlığa bakıyorken bakışlarını görüyorum. Senin bakışların beni hem çok sevindiriyor, hatta heyecanlanıyorum, hem de çok acı veriyor düşünce dizinin yere sürtmesi gibi işte. Aslında kimse suçlu değildir evini ya da annesini özlediği için ama yine de ben burada böyle tek başıma kalınca, işte böyle kıskanıyorum bazen. Yere burun kıvıran ayaklarımla çok uzun yollar yürüdüm yürüdüm hatta koştum bile. Şimdi burada durdum ve evimin yolu şöyle dursun, kendisini bile unuttum.”

Eskiden bu kadar karanlık değildi burası. Böyle bükülüp oturunca bir yerden bir ışık gelir ve aydınlatırdı hiç olmazsa ayaklarını ve bacaklarını insanın. Gözlerini kapattığında bir şeyler değişmeliydi dünyada. Yoksa bir eylem daha kapılıp yokoluyor anlamsızlıklar girdabına.

Çok uzun zamandır orada, o tasarlanmış ağacın kökleri üzerinde oturuyor ve hiçbir şeyi düşünmeden durabileceği o kutsal an’ın hayalini kuruyordu Bay Çocuk. Ona bir isim veremezdik aslında, çünkü biz, yani dışarıdakiler, ne onu tanıyorduk ne de onun yaşadığı dünyayı. İlk bakışta koskoca bir karanlık yığınından ibaretti dünya, evet, ama en feci çıkmazımız da bu değil miydi biz seyircilerin, hep ilk bakışta kalakalmak. Oysa onun kapalı gözleriyle gördüklerine bir an olsun bakmaya cesaretimiz olabilseydi, belki biz de seçebilirdik karanlığın binlerce şekilde kıpırdayan milyonlarca başka küçük karanlık noktalardan ibaret olduğunu. Tasarlanan ağaçların, dağların ve uçurumların, tasarlanmadan kabul görmüş binalardan çok daha gerçek olabildiğini…

Kendi zamanı içerisinde varolan bütün diğer nesnelere karşı olduğu gibi zifiri karanlık o dünyada yaşaması muhtemel diğer insanlara karşı da alabildiğine kayıtsızdı Bay Çocuk. Ağacın kökü üzerinde oturmayıp gezintiye çıktığı zamanlarda, varlıklarını çok da umursamadığı diğer insanlardan duymuştu ülkede namı gittikçe yayılan yeni bir şeyhin türediğini.

(En son Sofy adında bir kadın çıkmış ve yığınları ardında sürüklemişti. Yüzünde küçük bir kız çocuğunun ifadesini taşıyan ama yaşı belki de onbinlere varmış olan bu ermiş kadının etrafında toplanan kalabalıklar, görünürde sadece bir tarikat ya da kendi hayal dünyalarında yaşayan bir grup çılgın gibiydiler. Ancak, kendilerine “Flo” adını veren bu grup kısa zamanda büyük bir güç kazanıp ülkenin yönetiminde ciddi haklara sahip oldular. Tepelerin Çıkmazı adı verilmiş olan büyük sarayda da Flo’nun efsanevi önderi Sofy ve diğer flolar yaşamaya başlamışlardı. Aslında ülkenin tarihine, yani daha daha eskilere de gidip olup bitenlerden az da olsa bahsetmek gerekir ama ben üşengeç ve de tembel bir anlatıcı olduğum için bunu mırın kırın ederek yapacağım.

(Floların önderi Sofy’nin erkek kardeşi Say Tifik, ablasının ölümünü beklemeden,

–hatta geveze flolardan halka ulaşan dedikodulara göre ablasının kafatasını ve göğüslerini kesip ezdikten ve suyunu içtikten sonra kendisi elleriyle öldürmüştür onu– Tepelerin Çıkmazı’ndaki büyük “tahta koltuğa” oturmuştu. Bundan çok uzun zaman önce, yani Hasan Berk’in de ortaya çıkışından ve Say Tifik’i öldürmesinden çok çok uzun zaman önce, halkın Vazgeçilmez Efendi adını verdiği en büyük önderin döneminde, ülkenin yüksek olan ama yine de en yüksek olmayan Orta Tepelerinde yaşayan ve çok güzel yüzlü olan ve başka türlü türlü yetenekleri olan Gamberlerin yaşadığı bilinir. Bu gamberlerin sayıları belli değildir ama yüz kadarı çok şöhret olmuş ve halkla hem savaşmış hem de onlara güzellikler getirmişlerdir. Gamberlerin aynı zamanda ve aynı yerde çıktığı çok az görülmüştür. Bu yüzden her gamber, çıktığı zamana ve yere hükmetmiş, onlara Vazgeçilmez Efendi’den haberler getirip güzellikler vaadetmiş, tehlikelerden haber vermişlerdir. Vazgeçilmez Efendi’ye kayıtsız bağlı olan halk da önceleri kimin gerçekten gamber kimin yalancı iblis olduğunu anlayana kadar çok acı çekmiş ama gerçek gamberine ulaşan her millet huzura kavuşmuştur. Gamberler, farklı zamanlarda da gelmiş olsalar birbirlerine karşı saygılı ve itaatkar olmuşlar ama gamberlere tâbi olanlar aralarında hep savaşmışlardır. “Asıl gamber benim gamberim!” kavgası sürüp gitmiştir.

“Gamberîler” diyebileceğimiz bu savaşan milletlerden bir kısmının yaşadığı batı ülkede, yüzünde hem utangaç hem de bilgiç bir ifade olan Akl adında bir cinin şöhreti duyulmaya başlandığında, geriye kalan son üç gamberî grubunun savaşı kıran kırana devam ediyormuş. Akl’ın yanında Locik adında bir dostu da varmış. Aslında Locik’in kaabileyetleri sayesinde şöhretlenen Akl, dostuna göre daha lider ruhlu olduğu için ön planda kalıyormuş. Ayrıca Locik konuşurken kimseyi etkileyemiyormuş. Locik konuşurken ağzından gri bir duman çıkarmış. Bu duman Locik’in sözlerini duyanların kafasının içine girer ve bu insanları bir daha sağlıklı düşünemez hale getirirmiş. Bu yüzden de Akl’a her zaman ihtiyaç varmış Locik’i anlayabilmek ve ondan zarar görmemek için. Anlatılanlara göre Locik’in ağzından çıkan bu dumana savaşan üç gamberî milletden birisi “çelişki” demiş, diğeri “izafiyet” demiş ve üçüncüsü de “yanlış” demiş. Locik’in sözlerinin vaadettiği dünyaya, savaşmaktan yorulmuş olan bir gamberî milleti diğer ikisine göre daha çok rağbet etmiş. O sıralarda hüküm süren Flolar da Locik’i desteklemişler ve onlara tâbi olan gamberi milleti diğerleriyle savaşmayı da bırakmışlar. Locik dönemiyle ilgili birbiriyle çelişen bir sürü olay anlatılır. Büyük bir inanışa göre Locik, kendisiyle birlikte Akl’a tâbi olan gamberî milletleri, gamberlerinden uzaklaştırmış ve bu yolla onlar daha zengin ve daha güçlü olmuşlar. Diğer gamberî milletlerden ötekilere göre daha hırslı olanları da sıcak savaştan çekilip oyunlar oynayarak iktidar kavgalarına devam etmişler. Üçüncü gamberî millet ise hem Locik’e karşı kayıtsız olmuş hem de savaşacak kimseyi bulamadığı için zamanla önce iktidarı sonra da iktidar hırsını kaybetmiş. Ve yavaş yavaş, iktidara geçen Flo Sofy yandaşları ve sonrasında Say Tifik’in hükmü altında, görünürde özgür ama aslında köle bir millet olmuş.

Bütün bu tarih süreci içinde Bay Çocuk’un kim olduğundan da bahsetmeli belki. En önemli özelliklerinden birisi Bay Çocuk’un, köle olan gamberî milletin bir üyesi olmasıydı. Ama milletinin diğer üyeleri gibi Locik’ten, Flo Sofy’lerden ve Say Tifik’ten habersiz olmaması, hatta diğer milletler kadar bu akımları bilmesi Bay Çocuk’un ayırtedici bir özelliği daha olmuştu. Aslında Bay Çocuk, tam bir Flo Sofy’ydi ve Say Tifik’i ezberlemişti. Ancak milletinin belirgin özelliklerini taşıyor olması ve bağlı olduğu gamberi çok seviyor olması, diğer gamberîlerin kendi tarihsel durumlarının bir ürünü olan Flolar ve Say Tifikçilerle arasında bir kan bağı kurulmasını engelliyor, daha doğrusu hastalıklı bir ruh durumu getiriyordu ona. Yani Hasan Berk’in ortaya çıkıp, kendisine yandaş toplamaya çalışmadan kendi hakikatini bildirmesi ve böylelikle Say Tifik’in can vermesini sağlaması gibi olaylar yaşanmamış olsaydı, Bay Çocuk, kendisinde varolan bu hastalıklı ruh durumunu hiç farketmeyecek ve hatta belki mutlu bir kişi ya da mutlu bir köle olarak yaşayabilecekti. Çünkü mutlu köle olmayı, Say Tifik’in manifestosu, “Damo Kras” başlığı altında zaten öngörüyordu. Fakat Hasan Berk, Say Tifik milletinin bir üyesi olarak ortaya çıkıp koskoca Say tarihini bir anda yok edince, hem Say Tifikçiler ve Flolar, hem de Locik’e tâbi olmuş olanlar çok büyük bir yıkım yaşamış ve bu büyük enkazın altından çıkamayıp, enkaza yeni bir isim vermeye, enkazın altında olduklarını onlara unutturacak bir yeni varoluş tanımlamaya girişmişlerdi. Gerçi hala büyük bir kesim Hasan Berk’ten ve onun getirdiği yeni açıklamadan habersiz bir şekilde ve yıkıntıya da anlam veremeden soluk alıp vermeye devam ediyor ama hakikatin önündeki duvarları yıkıp uçuruma atlamasını hiçbir zaman hiç kimse engelleyememiştir.

Tembel bir anlatıcı olduğumu söylemiştim. O yüzden ne Say Tifik manifestosuna ve yazıtlarına değineceğim ne de Locik kurallarına. Ama Hasan Berk’in o büyük açıklamasını siz, Bay Çocuk’un bakışlarını anlayabilmek için bu odaya doluşup beni dinleyen insanlara bildirmekten kaçmayacağım. Hasan Berk’in söylediği kısaca şuydu: “Ben de diğer konuşan bütün insanlar gibi geberip gideceğim. Ama nerede ve ne zaman geberdiğimi kimse bilemeyecek ve söyleyemeyecek. Ve en önemlisi bu mutlak bilinmezlik, Say Tifik’e göre, imkansız olacaktır.” İşte bu imkansızlıktan ötürü, Say Tifik’in ana damarı olan “deneyerek anlamak ve kabul etmek” söylencesi bitmiş oluyordu. Bay Çocuk da bunu kesin olarak gördüğü için yüzünü bu yorgun ve kaybetmiş eski gamberî milletten geri çevirmişti. Ancak yüzünü ne yöne çevireceğini bilemedi Bay Çocuk. Kendi gamberî milleti zaten köleleşmiş ve onun hiçbir sorusuna yanıt veremeyecek hale gelmişti. Ve ülkesinde artık savaşlar boş cam küreleri ele geçirmek için yapılıyordu. Bay Çocuk hem kendi milletine hem de öteki milletlere yabancılaşmıştı ve artık kendisine karşı bile aynasız olarak bakamıyordu. Bütün bu umutsuz karanlık, bitmiş olan gamberîlik ve floluk tarihiyle birlikte dünyanın ve Bay Çocuk’un üzerine çökmüştü.

“Benim adım Çocuk!

Tahta koltukta oturmadım hiç. Ve tahtaya adam çakmadım asla.

Ama ben yolda yürürken çarptığım insana ödemek için borcumu

tam çeyrek ömür gezdim… insan’ın ardında bir çeyrek ömür gezdim.

İnsan dönüp bana bakmadı hep kaçtı. Bazen koştu ben çok yoruldum

ama çıt ses çıkarmadan devam ettim ardından yürümeye.

Bu kocaman siyah olmayan karanlık da hep benim peşim sıra geldi.

Isındım yandım kül oldum, soğudum dondum buz oldum…

On sekiz türlü acıyı tattım ve yaşadım.

Düş kurdum ve düşlerime inandım.

Düşlerim de bana inandı ve ben düşlerimi terkedip yolda bıraktım

ve bana çarpıp üzerime yapıştırdığı karanlığı da sırtımda taşıyarak

insan’ın peşinden koştum hep.

Sonunda insan durdu ben bunu anlamadım.

Gerisinde ben de durdum ve ona baktım.

O dönüp bana bakmadı ve ben ona dokunduğumda anladım ki

aslında peşinde koştuğum hiçkimseydi.

O yüzden beni görmüyordu beni duymuyordu bana bakmıyordu

yavaşlayıp bana yardım etmiyordu. Bütün koşuşlar kendimeydi

ama ben bir …. ben kimseydim?..

hiçkimseydim peşinde koştuğum adam gibi.

Bir sürü küçük karanlıktan oluşan o büyük

siyah olmayan karanlık kürenin içinde

geride bıraktığım düşlerimi özlemiyorum!..

Burada ben yalnız bile değilim!

Şimdi yeni bir şeyh efendi hazret haşmetli gelmiş diyorlar.

Daha adını bile duymadım ama ne farkeder ki…

Beni kimse duyabiliyor mu?

Beni kimse tahtaya çakmayacak mı?

Beni kimse görüyor mu?

Tahta… taht..a…. çakmayacak mı…

kimse …

beni..”

Toprak sürahiden demir bardağa kana kana aktı su. Bay Çocuk bardağı dudaklarına götürdü ve içti suyu. Güneş doğdu, bir pencere yaptı kendine ve içeri girdi. Bay Çocuk gözlerini açtı ve meydanda koşuşturan kalabalığa baktı. Gözlerindeki perde kalkarken farketti meydandakilerin birşeyden korkmuş ve bu yüzden kaçmaya başlamış olduklarını. Ayağa kalkıp tasarladığı pencereden dışarı sarktı. Seslere kulak verdi. Bağırışların arasından “Şeyh Vakkit geliyor!” nidasını sıyırıp aldı ve içeri girdi. Tahmin ettiği gibi kısa bir süre içinde bağırışlar kesildi ve kaçışanlar meydanda toplanıp hiçbir şey olmamış ve olmayacakmış gibi işlerine devam ettiler. Bay Çocuk anladı ki Şeyh Vakkit ve adamları çoktan gelmiş ve buraya yerleşmişler. Tasarlanmış ağacın gövdesine yaslanıp dizlerini burnuna çekti gene ve başını dizlerinin arasına gömdü. Gökyüzünün yarılıp milyonlarca akrebin yeryüzüne döküleceği zamanın gelmesini beklemeye başladı. Biraz annesini özlüyordu, biraz da gamberinden geldiğine inandığı ama aradaki yığınla engelden ötürü artık neredeyse ona hiç ulaşamayan ışığı. Aradaki bu engelleri bulup yokedebilseydi, buna gücü olsaydı keşke. Belki o ışığı yeniden  yakalayabilse, belki annesini de anımsayabilecekti. Aradaki engelleri düşündü. Birbirini seven ve sayan gamberlere tâbi olmuş olmasına karşın birbirleriyle hep savaşan gamberî milletleri, Flo Sofy’yi, Say Tifik’i ve onun kanunlarını, Locik’i ve Hasan Berk’i anımsadı. Ellerinin ve ayaklarının büyümüş olmasını, gözlerinin topraktan ve ayaklarından gittikçe uzaklaşmış ve yukarılara doğru tırmanmış olmasını anımsadı. Ve sustu Bay Çocuk. Bir daha konuşmadı.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.