C A N ’ Â N

Bir Düş

(Bir gün bir adam düşünde üzerinde bilmediği bir dilde “kadın” yazan bir çuval görmüş.  Çuvalı açıp içine baktığında hiçbir anlam veremediği katı ve sıvı bazı nesneler bulmuş. Katılara şekil vermiş ve kendi boyunda bir heykel yapmış. Sıvıların da hepsini içmiş. Sonra adam, yaptığı heykele kendi dilinde “kadın” adını vermiş. İçtiği sıvılara bir isim verememiş. Adam o sıvıların bir tür zehir olduğunu anlayamadan heykeli seyrede seyrede ölüp gitmiş. Asırlar sonra o sıvıya da bir isim vermişler, aşk demişler. Ve unutmuşlar, adamın çuvalı düşünde gördüğünü.)

Başka Bir Düş

Sessizim. Neleri göze alabileceğimden emin değilim. Düşünebiliyor musun, hiçkimseyi tanıyamıyorum, kendim dahil. Bir anda sıkılı yumruğumu gevşetip bütün gizemin dağılmasını ve insanların çil yavruları gibi kaçışmalarını seyredebilirim ve eminim bundan zevk de alacağımdır. Düşünmüyorum. Bir başkası olmadığımdan eminim. Gülümsüyorum ve hatta gülüyorum da. Ancak birden suratım asılıyor. “Hepinizi kovuyorum, defolun gidin burdan!” diye bağırmak istiyorum. Oysa içinde bulunduğum durumda bir şeyi isteyebilmem olası değil. Herhangi bir hücre tasvirine bile tahammülüm yok. Agresif, belirsiz, olabildiğince belirsiz ve sessizim.

Kadının etli kollarına bakıyorum ve şehvetim kabarıyor. Onunla, ona çirkin bana güzel gelecek bir ilişkiye girebilirim. Fakat bir kadının kafamda bu kadar yer kaplayabilmesi çok saçma.

Kafam!.. kadın diye bir şey yok aslında, yani görme menzilimde. Menzilim… çok dar ve de sığ. Bir basketbol topuna basıyor ve o şekilde ilerliyorum. Tanımlamak, açıklamak imkansız. Hiç politik değilim ve apolitik de olamam. Yaşadığım yılın zaman haritasında bir yeri olduğuna beni inandıramazsınız. Çünkü aşk diye bir şey yoktur diyen bir ur var beynimde!

Gülümsüyorum. Annem çok yaşlandı ve babam da. Ev berbat halde. Böcekler cirit atıyorlar. İstila ediliyorum ve bu bana ne zevk veriyor ne de korku. Bir başkası olabilirim belki ama kesinlikle “bir” başkası değil. Birçok başkasıyım; başkalarıyım. Başka bir kesinlik: Kuşkusuz kendim değilim. Yakın tarihe göre, ya da bütün tarihe göre kendimi bir yere koyabilmem de imkansız.

İmkansızların arasında perdenin arkasında her türlü saygıdan uzak utanç içerisinde ayakta ve gözlerim açık bekliyorum.

Hergün minibüse binmek yağmurda koşarken ıslanamamak gibi bir acı veriyor. Anlamsızca sertleşiyorum; sertleşiyor ve kabuk bağlıyorum. Kabuklarım da sertleşiyor ama hiçbir türlü boşalma yok.

İmge arıyorum…. yok!

Her şeye rağmen muhayyileyi tasavvur edebiliyorum ancak

Korkarım yazıdaki gerçekliği kaybettim. Ve korkarım yaşamdaki gerçekliği de zaten hiçbir zaman bulamamıştım. Beni anlıyor musunuz, gerçekliği olmayan bir adamım. Şu an yaşamı anlamlı kılan tek şey masturbasyon olabilir. Ya da etli bir kol düşünüp dişlerimi gıcırdatmam.

Eski sevgili: Hafızam yok! Anı sözcüğü de bende sadece okuyup da unutulmuş bir “short story” hissi uyandırıyor. Modern bir hayvan gibiyim ya da tastamam bir birey. Kısa öykülerle kısalttığım(ız) hayallerim ve yaşamım, ne kadar istersem isteyeyim, öyküleri arka arkaya ne kadar sıralarsam sıralayayım, bir bütün, bir roman etmiyor, edemiyor.

Kesin

kesinlikler üzerinden gitmeli

kesinlikle acı çekiyorum fakat zaman

acı çekiyorum

zaman: bu iki hece yüzünden acımı sivriltip can yakıcı hale getiremiyorum. Acım an’lardan ibaret. Acım küçük, çok çok küçük zaman dilimleri halinde geliyor ve gidiyor. Fakat çok büyük, Abdülkadir Geylani kadar büyük bir dağımı daha eritiyor zaman-acı ikilemi. Hafızamı bütünüyle kaybetmekten ya da askere gitmekten korkmuyorum artık diyebilecek kadar öykünmüş haldeyim deliliğe. Edebiyat ya da sanat ya da herhangi başka bir varoluş biçiminin zerre kadar hükmü yok,

acı

zaman ve ikilem sözcüğü karşısında. Dil

harfler ve heceler acımı hafifletmiyorlar artık. İki yüz elli adet kısa öykü yazdığımı anımsıyorum ve ağlamaklı gülümsüyorum. Sefil bir yalnızlık içerisindeyim ve durumumu yüceltecek hiçbir edebiyat olası değil. Çok şükür

annemin topuklarındaki sızılar ve babamın artık iyiden iyiye gerileyen zekası beni heyecanlandırıyor.

Evet!.. Yalan söylüyor olabilirim fakat bunu bilmediğim için şanslıyım ve bu yüzden gülüşümde sinsilik sezerseniz sizi yadırgamam. Siz

e karşı hiçbir şey hissetmiyorum şu an! Böyle yeni yetme şairler gibi sözcükleri satır sonlarında çıplak bırakmaktan da haz alıyorum. Ve arabesk fantezilere de kendimi sıkıca kapatıyorum. Mehmet Batursal herhangi bir egonun baskısı altında olmadığımı beyan ederim. Hiçbir baskı hissetmiyorum üzerimde, kendi ağırlığımdan başka.

Ve bütün bunları deftere değil,

sıkıştım

kemik sertliğinde bir mengenenin dişleri arasında

çark

yuvarlak

lastik ve şase

yol

Durmam gereken yere geri döndüm, ve herhangi bir kıskançlık hissetmiyorum. Ben bencil değilim. İnsanların imgelerine aşık olmuşluğum da bir suç olmamalı. Suç, henüz işlenmemiştir. Yalan söylemek hastalıktır fakat suç değildir. Kamyon

ışıklı tabela

aklımda kalan bir otobüs durağı öyküsü yok. Geriye dönük duran yüzümde gözlerim ileriyi görüyor. Hiçbir şeyi özlemiyorum ve hiçbir şey beni özlemiyor. Topuklarımda annemin dikenleri var ve babamın bitmeyen hırçınlığı tenimde bin titreyiş. Babam ölmüyor ve ölmek bilmiyor. Annem her geçen gün yeraltına biraz daha iniyor. Tek başımayım, fakat bu hiç güzel  değil. Annem de,

sesim eriyor şimdi. Şiir söylemek geliyor içimden, içime yumuluyorum, acım ivmelenerek artıyor, sesimi bastırıyorum, Canan’ı anımsıyorum ve suskunluğum gözlerimde birikiyor ve titreyen ve biraz da hırlayan bir tonda soluk alıyor fakat veremiyorum. Ne garip, ben de ölemiyorum…

Canan’ın düşündeyim, elimde ahşap bir bavul bir tren istasyonunda Haydarpaşa rüzgarı altında Ankara soğuğuyla üşümekte, üşüdükçe kuğulaşmakta, kuğulaştıkça kanatlanmakta ve kanatlandıkça düşmekteyim. Ben Canan’ın düşündeyim, ki aşktan anladığım bir tek budur.

Canan’ın düşünde cansız yatan beden “ben”im. Kuyruğumu istemli hareket ettiremiyorum; caddeler daralıp genişliyorlar, binalar kısalıp uzuyorlar, otomobiller hızlanıp yavaşlıyorlar fakat ben L-E(BE)Ş gibi yatıyorum Haydarpaşa esintili tren istasyonundaki ahşap bavullu üşüyen adamın gölgesinde,

viyadükte

gölgenin kendisinde.

……….

Elbette, karanlık da aydınlık kadar güçlü bir olasılıktır dostlarım, sevgili okurlarım ve yazarlarım. Canan bir yokluk değildir, kaldıramayacağım büyüklükteki tek taştır Canan, ki ben onun düşünde cansız yatan bir gölgenin ta kendisiyim. Bütün kesinlikler (pekinlikler) bir düşte olduğum çıkmazında kilitleniyorlar. Ve canımı yakan hakikat: benim kurduğum/gördüğüm bir düş değil bu!

Canan bir kadın değildir

çünkü ben de bir erkek değilim.

(Bir erkek olmam bütün dengeleri alt üst ederdi.)

Gerçeklik “zurna” kanalı gibidir. Öyle bir kalabalık ve öyle bir yalnızlıktır. Aslında ikindi koyuluğunda bir çıkmazın en amansız tenhasında bıçaklanan gölgeni de, bıçaklayanları da bulamazlar; fakat sen şehrin en işlek caddelerinde kırmızı ışıkta karşıdan karşıya geçme oyunu oynamaktasın, en kalabalık meydanlarda daireler çizerek volta atmaktasın. Otorite seni tutup yakandan içeri atmaz ya da cenazeni kaldırmaz. Öylece, volta atar haldesindir ve seni suçlayacak, ya da sana acıyacak bir büyük göz tasavvur edecek kudretin yoktur. Oysa göz vardır, sen tasavvur etsen de etmesen de. Göz, Canan’ın çimenlerin üzerinde uyuklayan yüzündeki bir çift yeşil güneş gibi, örtülü ama gerçektir. Canan vardır, olmak zorundadır, çünkü ben varım, olmak zorundayım.


Ve Düşüş

(Kalabalıktan uğultular yükselmeye başlar. Ufak çapta hareketler üniformalılarca bastırılır. Kukuletalı, uzun cübbeli bir ihtiyar kadın sessiz sedasız terkeder meydanı. İhtiyarın Afrika teninde kırmızı bir sıvı çenesine doğru süzülürken giyotin yerçekimine teslim olur ve gözleri kapalı uyuklayan bir baş yuvarlanır ahşap zeminde kandan izler bırakarak kalabalığın arasına. Uğultu kesilmiştir. Çünkü meydan boştur artık.)

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.