HİÇBİRYER’E UZAKTAN

(“Somyat Kitabı”na otonomi uyarlamaları)

Güneş kıpkızıl batıyor… Albinoni dinliyorum. Kaset iyice bozuldu, cızırdıyor artık. Denizin yüzeyinde tatlı bir telaş var; başka ışıklar için yol yapıyorlar. Eski binalar da var, denizin içinde, kimi dışarda, kimi dipte. Kimi de kıyıda, benim gibi bakıyorlar.

(Dün akşam televizyonda bir dizide tombul yanaklı bir genç kadın “Bakmak her şeydir” dedi…)

Ülkeler ve haritalara dair uzun soluklu bir şiir yazmak, ya da yazmaya başlamak geliyor içimden ama, gel gör ki ben şair değilim.

Tuhafız… Kızıllık neredeyse yok olacak ve biz çok tuhaf hissediyoruz. Belki de Tevfik Bey’in sandalını bekliyoruzdur Corelli, Albinoni, Torelli ve ben ve sen: Burası nereye benziyor?.. Yani sen diyorum, kime benziyorsun bu kasvetinle? Size söylüyorum İstanbul, nasılsınız? Tevfik Bey… sandalı neden bu kadar gecikmiş olabilir? Memleket kurtulalı yetmiş küsür yıl oldu; yoksa diyorum, Anadolu’ya mı kaçtılar? Anadolu’ya kaçılır mı ki? Orta yere atılıp savaşmak için, orta yerin kan gölüne dönmüş olması şart mı? Peki ya burası… Yani Hiçbiryer?

Hilmi Yavuz’un Taormina’sında bir yürüyüş dağılmış; kalabalık buraya, oraya, Hiçbiryer’e dağılıyor. November, Tom Waits, Can Yücel. Aynı duvara işeyen kadınca yalnızlıklar… Hırıldayarak soluk alıp veriyor şehir. Kemancıyı Deva Çıkmazı’na girerken görmüşler, İstiklal’de, yalpalayarak, düşerek ve yuvarlanarak. Düşümde Zeki Müren’i gördüm, Tevfik Bey’den tefsir ve hadis dersleri alıyordu. Peygamber çiçeklerinden bir taç vardı o canım saçlarında. Aylardan November’dı. Düşümde Hiçbiryer’i gördüm. Kızıldı ama hiç karanlık değildi. Hiçbiryer’in her yerinde Tom Waits çalıyordu. Hiçbiryer’in sokakları, caddeleri, meydanları boştu. Ama üstüne çıkılamaz bir kalabalık duygusu sanki atmosferine işlemişti. Hiçbiryer’de Zeki Müren’i ve Tevfik Bey’i, ve Tom Waits’in hırgürlü sesini gördüm. Baktım sanmayın, gördüm. Paris’e ya da Ankara’ya benzemiyordu. Hiçbiryer aslında hiçbir yere benzemiyordu. Dedim ya, kızıldı ama hiç karanlık değildi. Ve çok boştu: Hem tenhaydı hem de anlamsız. Yürüyordum ve bu eylemimden kaynaklanan hiçbir şey hissetmiyordum. Sadece… evet, biraz korkuyorum.

İçimi çekip alan tekrarlara giriyorum: Kadınca yalnızlıklar: duvarlara işeyip bekçi düdüklerini duyar duymaz sıvışan erkek korkular bunlar. Sıvışmayın diye bağırıyorum ama duyuramıyorum, boşlukta dağılıyor sesim. Bekçiler görünmüyorlar. Gece ham. Denizi görüyorum ama o hırıldayan adamın sesi beni için(/m)e çekiyor. Yanıp sönen heykeller dikilmiş köşe başlarına. Tekrarlanıyor her şey, Hiçbiryer’de her şey tekrarlanıyor. Varabileceğim bir nokta yok. Limitler sonsuzda kilitlenmişler. Bir tüpün ucunda tıkanıp kalmış elektron demet(ler)i… çıkamıyor, dağılamıyor, aydınlatamıyorlar kızıllığı. Algılamadan adımlar atıyorum Hiçbiryer’in geniş caddelerinde. Sanki her an karşıma bir Rus çıkabilir diye korkuyorum, ya da bir gece, karanlık, bir yaratık, bir kahraman.

Biri geldi!..

Başka sesler duydum. Neşeli, canlı, “içten yansımalı” ve cüruflu. Meyhane kokusu da var. İstanbul’a yaklaşıyorum. Deh baba deh deh… Ben dahil hiç kimse bir halt anlamıyor. Ama bir halt yeniyor ki en zevkli tarafı da bu. Hiç ilgisi yokken kadın kuruyorum kafamda. Olabildiğince pornografik imgeler… Patlak davul leşleri ve örümcek bağlamış üç boyutlu köşeler. (Bütün köşeler üç boyutludur ama heyecan hepsinde yoktur.)

Hâlâ Albinoni dinliyorum ve hâlâ güneş batıyor. Fısıltı, kambur ve keman… Bu gelen Berdüş!…

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.