İLME LAMYA Ô RASKAH, DÂ

Parmağımı uzatıp hafifçe dokundum deliğin üzerindeki yapışkan zara. Dokunduğum yer hemen içeri göçtü. Durdum. Sonra biraz daha bastırdım, ve parmağım içeri kaydı. Karanlık ve dar bir koridorda ilerliyordum. Parmağımın ucu hep boşluktaymış gibi hissediyordum ama elim ve daha sonra kolum gitgide zorlanıyordu. Uzun sivri dişlerini parmak ucuma geçirene kadar bekledim. Acıyı duyar duymaz çığlıklar atarak beni içine çekmesine izin verdim.

Karanlık olmayan uzunca bir koridorda ayaklarımı sürüyerek ilerliyordum. Bir tek soru bile yoktu aklımda, hele hele “Neden?” sorusu… Tabanlarımda hissettiğim şey beni öylesine coşkulu bir sevince sokmuştu ki, kafamın içinde düşünmemi sağlayan her neyse, o artık yok olmuştu. Adımı koyamıyordum, halimi soramıyor yüzümü anımsayamıyordum. Aslında bunları düşünmüyordum bile. Dokunmayan ve dokunulamayan bir şey beni sürüklüyordu. Merdiven inermiş gibi hızlı ve coşkuluydum ve aynı zamanda düşüyormuş gibi de heyecanlı. Ses yoktu… Hiçbir ses yoktu, hatta sessizliğin sesi dediğimiz o kahredici uğultuyu bile duyamıyordum. İlk bakışta görüntü de yoktu aslında. Hareket eden bir “şey” ya da durduğunu iddia edebileceğim başka bir şey… Hiçbir şey… Boşluk diyemiyorum, çünkü bu kelime de bana bir takım görüntüleri çağrıştırıyor, cam gibi… Ama bir renk… hayali vardı. Bir renk derken herhangi bir renk demek istemiyorum. Mesela ölümün renginden bahsedebilir bi şair, öyle değil mi? Fakat bunu hiçbir ressam tablosuna dökemez. Çünkü böyle bir renk yoktur. İşte tam da bu şekilde/bağlamda, olmayan bir renk tasavvuru mevzu bahisti. Mavzu bahis diyorum ya, bu da doğru, çünkü bu tasavvur tam manasıyla bende olup biten bir vaka değildi. Orada ya da şurada da değil; benim dışımda diyebilirim belki. Ama hissi bende mevcuttu. O yüzden bütünüyle dışımda da sayamıyorum.

İşte, böyle bir ses-renk atmosferinde sürükleniyordum. Hiç bozmadan dengemi, bilinçli ve sert asker adımlarıyla yürürmüş gibi dümdüz ilerliyordum. Biri uykuda fotoğrafımı çekmiş gibiydi. Kalakalmıştım ama bir hareket olduğunu tambilinçaltıvakası olarak algılıyordum. sonrakarşımaOçıktıneyeuğradığımıanlayamadımbirdenüzerimeatıldıvedişlerinioaynı dişleriboynumaveensemegeçirdiısırdırısırdıısırdıvebirdenbırakıportayaçıkarkenki telaşıylaanidenokayboldu

Yerde uzanıyordum desem bana inanırsınız biliyorum. Kanım akıyordu kırmızı halının üzerine desem… Başından beri inkar ettiğim nal seslerini şimdi itiraf edebilirim, çünkü atlar üzerimde tepiniyorlar. Bir tek şovalyesi olmayan beyaz yeleli siyah atlar üzerimde tepiniyorlar diyorum anlamıyor musunuz! Soğuk köpüklü bir bardak ayran gibi bakan siyah atlar diyorum; atlar diyorum, boynuzsuz toynaksız eyersiz koşumsuz serserî atlar. Kanım akıyor, kanım!.. Bacaklarımın arasında .ikim kanıyor, bacaklarım sarsılıyor, halı sarsılıyor, beynim uyuşuyor, boşalıyorum halıya, kırmızı halıya, renk, ses, koku, …

 

“Bir sabah uyandığında yatağının sol tarafındaki duvarı yerinde bulamazsan eğer nefsini hesaba çekmen gerekir.”

“Bir sabah uyanırsam nefsimi hesaba çekeceğime sözzz veriyorum, SÖZ!”

“Bir sabah uyandığında yatağının sol tarafındaki duvarı yerinde bulamazsan eğer nefsini hesaba çekmelisin.”

“Bir sabah uyanırsam eğer nefsimi hesaba çekeceğime sözzz veriyorum, SÖZ!”

“İbrahim’in çelişkisini Kierkegaard, ‘Biraz önce bir oyun oynanmış tiyatro gibi boş kafam’ diye açıklamadıysa bunun hesabını da nefsinden sor.”

“İbrahim’in çelişkisini Kierkegaard, ‘Biraz önce bir oyun oynanmış tiyatro kadar boş kafam’ diye açıklamadığı için bunun hesabını nefsimden soracağım.”

“İbrahim’in çelişkisini Kierkegaard, ‘Biraz önce bir oyun oynanmış tiyatro gibi boş kafam’ diye açıklamadıysa bunun hesabını nefsinden soracaksın.”

“İbrahim’in çelişkisini Kierkegaard, ‘Biraz önce bir oyun oynanmış tiyatro gibi boş kafam’ diye açıklamadıysa bunun hesabını nefsinden soramam!”

Soramam!..

Soram… Soram hak.. amam… Ah lasoramam… Sorlam…mam.. DÂ… DÂ. Vuley DÂ..!.. DÂ, lamya DÂ…

Ahyap!

İlme lamya ô Raskah, li dörden mena ehşip. Samâna leyy, ge Raskah men leydd. Ahh, Leyddd! Ahhh, Leydddd!!..

Lezabun ge lezhâbu êmâ fehanşehr. Êmâ şehr, êmâ şehrâ; peysen ge lamya Sigren. Sigren mena ent. Ahşabû belhak ge va dadarûhsa ge ilme li lamya ô Raskah roptak salahin ent. Ent, ent ge men leyddd! Men leydd! Eyl Raskah, min mena, min mena Raskah! Lezbâ du fehşl, Amderka’a basren, besrâk lön Sigren’e. Bense ilme lamya ô Raskah, DÂ!..

 

hamiş: “ê” harfi “I” gibi okunur. “ô” harfi kendisinden sonra gelen isme eklenir ve “-(n)in, -(n)ın” ekleri gibi okunur. Yani:  ô Ahmet = Ahmet’in

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.