DÜŞLERİ BİLE ÇARMIHA GERİYOR YAŞAM

1


34 AU … plakalı bir arabanın içindeyim. Ehliyetim yok, zaten araba kullanmayı da bilmiyorum (Aslına bakarsan yüzmeyi de bilmem).

Kafam çok karışık: Lâle’yi düşünüyorum. Lâle’nin resmini düşünüyorum aslında, resminden fazlasını görmedim henüz. Belki de sadece aşkı düşünüyorum, benden başka herkesin adı gibi bildiği şu malum hikayeyi. İşte, fotoğraflarda yaşayan, sadece fotoğraflarda.

Tuğba’yı anımsadım; sanırım ona âşıktım. Lisedeydi, evet… Tek kelime bile konuşmamıştım. Defalarca rüyamda gördüm, oturduğu sitenin bahçesinde sabahladım -hatta o, dışarıda geçirdiğim ilk geceydi. Ağlamış mıydım? Mutlaka, hâlâ becerebildiğim tek şey bu belki de. Gitti değil mi sonra (Tuğba değil, onun bedeninde yaşattığım aşktı giden); bir çeşit terk edilişti bu da: Tülden beyaz bir geceliği çıkarır gibi sıyrıldı bedeninden. Sigara dumanı gibi havada dağıldı ve kayboldu. O zamanlar sigara içmezdim. Belki bu yüzden öldüğünü, ya da ne bileyim, geri dönemeyeceği kadar uzak bir yere gittiğini sanmıştım. Onca yıla rağmen hiçbir şey eksilmedi içimde. Her an bir köşeyi dönerken aniden karşıma çıkabilir diye ürkerek yürüyordum sokaklarda. Ama değişen hiçbir şey olmadı. Lâle hariç! Lâle hariç!..

– Niye susuyorsun?

Serap!.. Onu nasıl unuttum?!

– Hiç, düşünüyordum.

Kahretsin, yanlış cevap!

Neyse ki bu sahneyi daha önce oynamıştık.

– Nereye gidiyoruz? dedim.

– Bu yolun üzerinde herhangi bir yere… Gülümsedi; neden bu kadar güzel, gülümsemesi yani? Gülümsemesine çıldırdığımı çok iyi biliyor. Gözlerimi kaçırdım, yola baktım, E-5’te olmalıydık. Aslında ben fazla şeritli bütün yollara E-5 derim. Bunu da biliyor! Her şeyi biliyor, saklanmak imkansız ondan. Yola bakıyor. Bazen aynaya.

– Sen düşünmeye devam et o zaman.

Sen düşünmeye devam et!.. Ne yani, düşündüklerimi de mi dinliyorsun?

Sakallarım kaşınıyor. Yolunda gitmeyen bir şeyler var, değil mi? Biri, adı sanı unutulmuş bir tanrı: uykudan uyanmış sanki. Beni arıyor; yok, çoktan buldu. Cezalandırıyor… cezalandıracak. Allah’ım, buna hazır değilim! Aslında hiçbir zaman hazır olamam. Lâle!.. Lanet olsun, zamanım varken bütün esmer kadınları öldürmeliydim! Cesetlerini yakıp, küllerini bir tutam tütünle karıştırıp adını unuttuğum o kağıda sarmalı ve içmeliydim. Dumanıyla daireler bile çizebilirdim. Sonra bütün gücümle üfler yok ederdim. Çok geç!

Yusuf’un söylediğine göre İstanbul’daymış; Bayram tatili için gelmiş. Yusuf’un ailesi de tatile gitmiş. Beni eve çağırmıştı ama işim olduğunu, ancak bayramın ikinci gününde gelebileceğimi söylemiştim. Ekmiştim yani Yusuf’u Serap için.

 


(Tamam, duydum; ama şimdi olmaz. Gördüğünüz gibi yalnız değilim.)

– Ne var arkada?

– Hiçbir şey. Biri geldi sandım.

– Ne?! Nereye geldi biri?

– Uff, karıştı. Bu evdeyken söylenirdi.

Yine gülümsedi. Bunu yasaklayabilirdim aslında, öldürüyordu çünkü beni gülümsemesi.

İki taneydiler. Arkada oturuyorlardı. Biri -Serap’ın arkasında oturan- camdan dışarıyı seyrediyor, diğeri bana -enseme, boynuma, omuzlarıma bakıyordu. Bir şey söylemesini bekledim. Susuyordu. Bu oydu, hani odama geldiklerinde ayakta duran, kitabı karıştıran; susmasından tanıdım, ve bakmasından. Lâle, dedim. Sonra ben de sustum. Elini uzatıp saçlarımı okşadı. Serap’ın gülümsemesi gibi bir şeydi bu; içim boşalır gibi oldu Serap’ın bir de susması vardır, yüzünde acının bütün adlarını okuyabilirsin. Bunu birkaç kere içimden geçirdiğimi anımsıyorum. Bağdaş kurup sallanması; ona değilse bile bu sallanmalarına âşık olduğumu korkmadan iddia edebilirim. “Git, demektir, söylenmesi gereken her şey söylendi, artık git.”

Neden çıkamıyorum buradan? Söyle, neden? Kader mi bu? “Değil.” Evet, değil; kader olsa değiştirilebilirdi, bir yerlere bir tünel kazılıp kurtulunabilirdi belki. “Bunları hâlletmiştin hani?”  Hiçbir şeyi hâlledemedim ben. Varoluşum evrensel bir beceriksizlikle açıklanabilir ancak. Ne âşık olabildim ne de kurtulabildim aşktan. Bak şu yanımda oturana, bütün kadınlığıyla duruyor orada ama, elimi uzatıyorum: Boşluk!.. Ya Lâle; uzakta, ta Ankara’da… “Gelmemiş miydi?” Tamam, şimdi burada. Ne fark eder, uzanamıyorum ona. Lanet olası bir şey kolumu tutuyor, bırakmıyor. Sakatım sanki, yaşamdan yana tutmuyor ellerim. Bırak öpmeyi, bir kere görebilseydim… bilmiyorum, herhalde… “Daha fazlasını isterdin.” İsterdim tabi, hakkım bu benim! İkimiz de biliyoruz ki hiç kimse benim gibi bakamaz ona. İçimdeki sızıyı duymuyor musun? Sen benim düşümsün, bunu duyabilirsin. “Söyleyecek bir şey bulamıyorum. Bağdaş kurup sallansam, bu bir anlam taşır mı?” Allah belanı versin! Düşümde bile çaresiz miyim yani?

– Mustafa.

– Ne?.. Geldik mi?

– Hayır. Şeyden bahsetsene biraz.

– Kim?

– Neydi adı… Lâle.

– Neden… niye merak ediyorsun?

– Anlaşmamızı unuttun mu?

– Anlaşma mı!

– Evet, hani anlatacaktık her şeyi…

– İyi de, anlatacak bir şey yok ki. Âşık filan oldum, o kadar.

Yine gülümsedi!

– Gülme, bunda gülecek ne var allahaşkına!

Birden yüzü asıldı. Sustu. Susma, susma n’olur! Buna daha fazla dayanamıyorum. Bütün anlaşmaları işkence altında imzaladım ben. Hiçbir kozum yoktu elimde. Onların mutlu olmak için oynadıkları bütün o oyunlardan benim defterim “kaybedilmiş haklar” diye söz etti. O defteri ben yazmadım Serap! Trabzon’daki o lanetli evin oturma odasından iteklediklerinde beni dünyaya, boynumda asılı duruyordu zaten. Bütün yaşamım o defteri okumakla geçti, orada yazanları oynamakla.

“Saçmalamaya başladın gene. Utanmasan ‘bu onların suçu’ diyeceksin.” Sus! Bu kimsenin suçu değil, sadece ‘ben yalnızım’, o kadar.

Adını bilmediğim bir viyadüke girdik.

– Serap.

Cevap vermedi. Ne düşünüyor? Kıskanmış olamaz. Yoksa olabilir mi? Hayır, eninde sonunda o da bir düş. Neden susuyor?

– Serap.

– Ne?

– Sen de bir düşsün, değil mi?

– Evet, öyleyim.

– Benim düşüm, değil mi?

– Evet, senin düşünüm ben.

– Öyleyse kır direksiyonu.

– Ne?

– Bu yolun üzerinde herhangi bir yer, öyle değil mi? Geldik işte. Sağa kır.

Sustu.

Göstergenin ibresi yüz yirmi civarındaydı. Viyadükün ortasını geçtik. Belki vazgeçmeliydim. Belki yüz altmışa kadar beklemeliydim. Belki gerçekten güzeldi yüz altmış kilometreyle giderken öpüşmesi.

“Mustafa!” Yüzü bembeyaz olmuştu. Korkuyordu. Ben? Hayır. Üşüyor muyum? Hayır. Demek ki ölüm soğuk falan değilmiş. Viyadük bitiyordu. Düşünmeye vakit yoktu artık.

– Mustafaaaaa!

İki elimle direksiyona sarılıp bütün gücümle kendime doğru çektim. Direksiyonu bırakmıştı. Oysa direnebilirdi, bana engel olmaya çalışabilirdi. Sadece çığlık attı. Araba yol kenarındaki parmaklıkları delip boşluğa fırlayana kadar sadece o anlamsız çığlığı dinledim. Sonra yine sustu. Ön camdan yıldızsız geceyi seyrettik beraber. Yüzyıl önce, boğazda bir yalının bahçesinde mehtabı seyredip birbirine şiirler okuyan iki âşık gibiydik, öyle değil mi? Öyle değil mi adamım! Bak, düşleri bile çarmıha geriyor yaşam. Cevap vermedi. Onun da yüzü kaskatı olmuştu. Düşler kaskatı olmuşlardı.




2


Başım ağrıyordu. Akşamdan kalmaların dışında, intihar ederek ölenlerin de başının ağrıdığını öğrendim böylece. Gözlerimi açtım. Başım cama yapışmıştı. Hareket edebilir miydim? Başımı geri çektim. Kapının kilidine kadar uzanan bir yol oluşmuştu camda, kıpkırmızı bir yol. Benim kanımdı bu. Ürperdim. Bir an ölmemiş olabileceğimi düşündüm. Hızla şoför koltuğuna döndüm. Serap! Ön camdan kopan büyük bir parça boğazına girmişti! Midem hareket etmeye başladı. Hemen başımı çevirmezsem kusabilirdim. Kımıldayamadım, sanki boynum tutulmuştu, sanki boynum buz kesmişti. Saçları, boynu, omuzları, kan içindeydi. Ölüydü! Yüzünü göremiyordum. Kafası cama doğru düşmüştü. Elimi uzattım. Saçlarına dokundum. Hızla başımı çevirdim. Ağlıyor muydum?

Evet dostum, söylediğim gibi, hâlâ becerebildiğim tek şey… Arkama döndüm. Orada değildi. Nereden geldiğini anlayamadığım bir telaş kapladı içimi. Kapıyı açmaya çalıştım. Araba havaya uçabilirdi. Neden bilmiyorum, arabanın havaya uçmasından korktum. Ne yapıyordum ben?! Kapı açılmıştı. Durdum.

– Bak ona!

– Ölmedin demek.

– Bak ona!

– Hayır, bunu yapamam.

– Bak!.. Onu çarmıha geren yaşam değil, sensin.

Arabadan çıktım. Arka kapıya dayandım. Yere basınca sağ ayak bileğimde büyük bir acı duydum. Dengemi kaybettim. Yere düşerken elimi tuttu ve kapıya dayanmama yardım etti. Yüzüne bakamıyordum. Ondan utanıyordum. Serab’a da bakamadım tekrar, ondan da utanıyordum. Yerde dikiz aynasının parçalarında yansıyan yüzüm… Utanıyordum… Elimle gözlerimi sildim, montumun kolu yırtılmıştı.

– Ne yapacağım şimdi?

– Deftere bak, ne yazıyorsa onu yap.

– Defter?

– Evet, defter. Sahne senin, rolünün hakkını ver.

Yaşıyorum!

Sol kolumu omzuna attım. Yavaş yavaş oradan uzaklaştık.



– Araba aşağıda.

– Belki hâlâ yaşayan birileri vardır.

– İnelim hadi.

– Polis geldi.

– Memur Bey, araba aşağıda.

– Tamam, ambulans çağırın. Siz, benimle gelin. Yardıma ihtiyacımız olabilir.

– Bir kız var. Ölmüş komiserim. Kafası kopmuş.

– Vah anaam! Allah taksiratını affetsin.

– Ambulans gelmiş komiser bey.

– Komiserim, bu kapı açık.

– Biri daha mı varmış arabada?

– Camda da kan var.

– Etrafa bakın. Fırlamış olabilir.

– Bakın komiser bey, bira şişesi bunlar.




4


Birkaç tepe aştılar birlikte, çimenlerde kan izleri bırakarak. Mustafa’nın kolu omzundaydı Davku’nun. Başındaki şiddetli ağrıdan başka ne vardı aklında? Ölü bir kadın… Uzak bir kadın… Uzak bir ülke… ve kolunun altındaki düş. Canı sıkılıyordu yaşamın. Ekseni etrafında düzgün olmayan çizgilerle daireler çiziyordu. Konuşmuyordu Davku. Bir otoyola çıktılar.

– Nereye gidiyoruz? dedi Davku; Mustafa düşündü.

– Bu yolun üzerinde herhangi bir yere olabilir mi?

– Yusuf’a gidelim. Yalnızdır şimdi. Orada dinlenirsin. Yaralarını sararız.

– Olur.

Olur! Her şeye “Olur”. Yürüyelim. Yusuf’a gidelim. Serap öldü, onu unutalım. Lâle İstanbul’da, onu da unutalım. Ne düş ne gerçek, acımasızca dökülüyor her şey karınca yuvalarına, unutalım, direnemeyiz yaşama, unutalım.

– Gerçek olan neydi biliyor musun? Tuğba’ydı; evet, gerçekti o. Ondan sonrası sadece zaman. Ve şimdi Lâle, bütün günahlarımın cezası gibi asıldı boynuma. Kahretsin, onu daha görmedim bile!

– Konuşarak kendini yorma.

Sanki susunca çok dinleniyorum!

Ankara’ya gitmeliyim.

Uyuyan adam fotoğrafı. Düşünen adam fotoğrafı. Kıvranan adam fotoğrafı. Tutunamayan adam fotoğrafı. Ve bir kanepede kıvrılmış Leman okuyan Lâle… Ve bir araba koltuğunda yatan ceset!

Ve………..

Kan çekimi. Kan uyuşmazlığı… gibi asla bir araya gelemeyen iki yalnızlar. Yapışkan örümcek ağları: AŞK! Tutunamayan adamın yapışkan ağlarda çürümesinin hikayesi. Tutunamayan adamın ağlara atlamakta gösterdiği anlamsız cesaret. Uyumalı herkes, rüyalar görülmeli. Başım çok ağrıyor. Sağ ayak bileğim tutmuyor. Lâle benden habersiz, Lâle İstanbul’da. Serap öldü. Serap öldü? Serap… öl-dü!


– Ne yapıyorsun, dur?!

– Bırak beni. Sökeceğim, bütün çarmıhları sökeceğim! Yalnızlığa işkence etmeli, acı çektirmeli ona. Şairlere kalmamalı dünya. Dünya!.. Ağlayarak yere çöktü Davku’nun kollarında. Betonun üzerinde kıvrıldı, dizlerini ağzına çekti; “Lâle!..” dedi heceleyerek ve kesik kesik.


– Kalk hadi. Saat bire geliyor. Yusuf’a gitmeliyiz.

Uyudum mu ben? Lâle…


Merdivenleri Davku’nun kucağında çıktım. Kapının önüne gelince beni yere indirdi. Duvara dayandım. Sağ ayağımı yere basmamaya özen gösteriyordum. İçerden sesler geliyordu. Yalnız kalınca arkadaşlarını çağırmış olmalıydı. Zile basıp basmamak arasında bocalamaya başladım. Zil çalmaya başladı. Ben basmamıştım. Vazgeçtim. Hemen orayı terk etmeliydim. Bir an boş bulunup sağ ayağıma dayandım. Merdivenlerden düşmek üzereyken parmaklıklara ancak tutunabildim. Kapı açıldı. Başım hâlâ dönüyordu. Ağırlığı sol ayağıma verip doğruldum ve arkama döndüm.

– Kimi aradınız? dedi bir ses. Yüzüne baktım. Lâle! Başım çatlamak üzereydi. Düşünemiyordum.

– İyi misiniz? dedi. Cevap vermeliydim. Konuşamıyordum. Bir şeyler olmalı, hem de hemen! Yusuf geldi. Beni görünce birden telaşlandı, neler olduğunu, bu saatte orada ne aradığımı sordu. Başka sorular da sordu ama hemen hiçbirini duyamadım. Lâle’yi iterek dışarı çıktı. “Sağ ayağıma dikkat et” diyebildim.

– Kaza mı geçirdin? Ne oldu Mustafa?

Cevap veremedim. Kapıda, ince metal gözlüklerinin arkasından şaşkın gözlerle bizi izleyen Lâle’ye bakıyordum. Ensemden alnıma kadar bütün kafam sanki yüzlerce testereyle kesiliyormuş gibi sızlıyordu. Yüzümde pıhtılaşmış kanın ağırlığını duymuyor, sadece ona, Lâle’ye bakıyordum. İçeri girip bize yol verdi. Yusuf’un omzuna yaslanmıştım, yavaş adımlarla biz de içeri girdik. Salonda oturan insanlar vardı. Hiçbirine bakamıyordum. Bayılmak üzere olduğumu düşündüm. “Yusuf, dedim.”

– Tamam Mustafa, kendini yorma.

– O mu? diye sordum. Gözlerime baktı.

– Evet.

– Lâle…

Yusuf omzuna çöken ağırlığı fark edince Mustafa’nın bayıldığını anladı. Orhun’un da yardımıyla koltuğa oturttular. Yusuf ve Orhun’un dışında Mustafa’yı pek tanımıyorlardı. Birkaç defa görüşmüşlerdi, o kadar. Hepsi birbirlerine bakıyor, sebebini anlayamadıkları bir suçluluk duygusuyla kıvranıyorlardı. Orhun Yusuf’a baktı:

– Ambulans falan mı çağırsak, dedi.

– Kolonya var mı, dedi Lâle Yusuf’a.

– Arkandaki dolabın içinde olacak.

– Buldun mu?

– Evet. İstersen odadaki kanepeye yatırın. Koltuk rahatsız.

Ebru (Lâle’nin ablası) odaya girdi. Orhun ve Yusuf Mustafa’yı koltuk altlarından kavrayıp ayağa kaldırdılar. Ebru kanepeyi açıp ucuna bir de yastık koymuştu. Yatırdılar.

– Gazlı bez falan yok mu Yusuf?

– Bilmem, belki mutfakta vardır.

Mustafa gözlerini açtı.

– Mustafa, iyi misin?

– Daha iyi.. dedi zor duyulur bir sesle. Bira kokusu vardı. Başı hâlâ ağrıyordu.

– Konuşabilecek misin? dedi Yusuf Mustafa’ya.

– Sanırım…

– Ne oldu, anlat. Araba mı çarptı?

– Araba? Bilmiyorum. Bu gün günlerden ne?

– Bugün bayram. Birinci günü.

– Bayram… Birinci gün.

– …

– Hastaneye gitmemiz gerek.

– Hayır, sadece biraz başım ağrıyor.

– Orhun, mutfaktaki ecza dolabına bak, orada Vermidon olacaktı.

Lâle girdi. Elinde ıslak bir bez ve geniş bir tabak vardı. Bora da girmişti. Mustafa yattığı yerde doğruldu.

– Sen uzan, yüzünü temizleyelim, dedi Orhun.

– Yüzümde ne var?

– Kanlanmış biraz.

– …

– Yusuf’un arkadaşı mı? diye sessizce sordu Lâle Bora’ya.

– Evet, dedi Bora, yakın arkadaşlar.

Yusuf geldi. Haplardan iki tane verdi. Odayı boşalttılar.


(Dış kapı açıldı; gidiyorlar. Eğlencelerini bozdum. Evlerine gidiyorlar. Yusuf’la Orhun yanıma gelecekler. Sorular soracaklar. Neler olduğunu merak ediyorlar çünkü. Bir yalan uyduracağım onlara. Lâle’yi düşüneceğim sadece. Sadece Lâle’yi. Resimlerden daha güzeldi, değil mi? Resimler… Düşler? Düşler çarmıha gerilmediler, göğe çekildi onlar. Vakti geldiğinde yeniden inecekler. Ve ben o minarede bekliyor olacağım onları. Biliyorum, bekliyor olacağım.)


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.