ÖPÜŞEMEMEK ÜSTÜNE KURULMUŞ BİR DÜŞ

(Trabzon ve goodyear lastikleri)

“İleride bir ışık var!” dedi. Öne doğru kaykılmış, parmağıyla sadece karanlığı gösteriyordu. Gözlerimi kırparak gösterdiği yöne baktım. Sadece karanlık vardı.

“Hani, nerede?” dedim.

“İşte işte bak!.. Gördün mü?”

“Evet…”

Bir ışık vardı, zayıf bir ışık. Sanki virajın ardına gizlenmiş, bir görünüp bir kayboluyordu. Direksiyona biraz daha sıkı sarılıp hafifçe gaza bastım. Işık kaybolmuştu ama biz o yöne doğru ilerliyorduk.

Ben ışığı gördüğümü söylediğimde sessizce arkasına yaslanıp karanlığa bakmayı sürdürmüştü. Neredeyse yarım saat geçmişti ama tek kelime etmedi. Ön cama yapıştırılmış siyah bir fon kağıdı gibiydi karanlık; lanet külüstürün farları çalışmıyordu… Işık filan da yoktu!

“Sen de gördün değil mi?” dedi gözlerini karanlıktan ayırmadan. Cevap vermedim. Elini ittim. Önce tereddüt etti, sonra yavaşça çekti.


İçim acıyor, içim çok acıyor. Ötelere geçtim, daha ötelere geçtim; susmaktan da ötelere. Kafam kaşınıyor, iki ay oldu vücudum su yüzü görmeyeli. İki aydır direksiyondayım. İki aydır direksiyonda düş kuruyorum. “Düş kuruyorum” demekten sıkılmışım ama bunu düşünecek halim de yok. Ellerime yapıştı direksiyon, ellerim karardı. S.kim ölü gibi, sola düşmüş, iki saattir de tutan yok. Kıllarım uzadılar, atletim göbek deliğime yapıştı. Yol bitmiyor. Yetmiş dört oldu vurduğum tabelaların sayısı. Kurşun yetişmiyor artık. Karadeniz’e çevirdim ülkeyi.

“Bak bak, yine yandı!”

“Nerede?”

Bilmiyorum… Kafam bit dolu ve deli gibi kaşınıyorum. Ama elim direksiyona yapışık, biri kaşısın diye şu ölü s.kimden vazgeçebilirdim.

“Tutsana şunu; ayağa kaldır.”

“Demin neden ittin?”

“Demin ittim, şimdi tutmanı istiyorum!”

Çok uysalım, hiç itiraz etmiyorum. Yalnız kalamıyorum ki hiç, yoksa ben de sıkardım yumruklarımı ve dişlerimi ve küfürler savururdum herkese. Hepsi yalan işte!..

“İstersen…”

“Hayır, istemem!”

Biliyorsun işte, hayatımda hiç bir kadınla öpüşmedim ben… Ama Necdet… Onların evindeydik. Annesi bizi yalnız bırakmıştı. Biz de balkona çıkmış oyun oynuyorduk. En üst kattaydı evleri herhalde, ya da kimseden çekinmiyorduk, hatırlamıyorum. Birbirimizin şeyini tutup okşuyorduk. Sonra o, sırt üstü uzandı. Ben de üzerine çıktım. Öpüşmeye başladık. Çok yapmacıktı tabii, televizyonda öyle sahneler çıkınca gözler kaçırılırdı her zaman, doğru dürüst öpüşme sahnesi görmemiştik ikimiz de. Ama gene de çok güzeldi, Necdet’in sümüğü akardı hep ama dedim ya, en güzeliydi. O zamanlar şeyim sertleşmezdi, ve böyle ölünce de üzülmezdim. O zamanlar çıplak kadın resmi de görmemiştim hiç. Gerçi yine de şu ezan sesi gibi ürkütürdü beni yaptığım. Annesine yakalanmaktan mı çekinirdim, yoksa daha büyük bir korku muydu, bilmiyorum. Korkardım işte. Ama güzeldi, şeyini okşamaktan, ya da onun benimkini okşamasından daha güzeldi öpüşmek.

“Şimdi istiyorum…”

Cevap vermeden hareket ettirmeye başladı elini.

İşte böyle, bu ahenkle sürüp gidebilse keşke her şey. Aynı tempoda, önce yavaş yavaş, ve birazdan hızlanarak. Ellerim yapışmasaydı direksiyona ben kendim de yapardım. Öyle üşengeç biri değilim. … Tamam, bu da güzel, ama ne bileyim, eskiden daha güzeldi. Necdet yani… Balkon ve sümük…

 

“Ahh!…”

“Her yer battı gene.”

“Elle-me.. Kalsın.”

“Ayağın yapışacak ama.”

“Ayağım?… Oh evet, ayağım.”

En son hikayenin adı “Çatı” oldu. (Mustafa Necati Sepetçioğlu gibi yani.) Ama ben düştüm.

“Sence bu saç modeli bana yakıştı mı Davku?”

“Bana yakışıyor ya, sana da gider, alışırsın.”

“Bilmem, çok yorucu oluyor.”

“Evet.”

 

“Davku…”

“Efendim.”

“Sen hiç aşık oldun mu?”

Aceleyle silaha uzandı elim….

Dan!

Bir tane daha vurdum…

Gedik Ahmet Paşa Viyadükü öldü. Sürücülerin dikkatine.

“Bak bak, yine yandı…”

“Kes sesini Adam! Onlar ışık değil.”

“Ya ne?..”

“Otostopçular…”

 

Avluya dolu yağıyordu, ceviz büyüklüğünde hem de. Ben ve Necdet camiye sığınmıştık. Onun başı kanıyordu ama ikimiz de mutluyduk. Sessizce öptüm ıslak brandayı, Necdet’e belli etmeden.

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.