SAĞCI SOLCU İSLÂM TAHAYYÜLLERİ

 


2010 Ekim ayının sonlarında Hayrettin Karaman ve İhsan Eliaçık arasında geçen Kuran Meali polemiğine ve başka bir şeylere dair karalamalar…

Bir tuşa basmak bazen sadece küçük bir harf hatasına neden olur, bazen de büyük bir katliama. Bir sözünüzle bir insanın hayatını kurtarabilir misiniz? Pekala mümkün bu. Ve yine bir sözünüz, bir yazınızla da bir milleti tehcire, soykırıma uğratabilirsiniz, bu da pekala mümkün. Nerede durduğunuz, kim olduğunuz ve elinizdeki güçle ilgilidir etkiniz.

Bir zamanlar bir adam tanımıştım. Abuk sabuk bir yayınevinin patronuydu. Ben o zamanlar yirmili yaşların çok başında, yeni yeni okuyor ve yazıyordum. İsmi X olan bu trajik arkadaşımız ise 40’ına merdiven dayamıştı. Yirmili yaşlarındayken (80 öncesine denk geliyor o yaşları) bir kitap okumuş ve hayatı değişmiş. (O zamanlar hala kitap okunur ve hayatlar değişirdi.) Kitabın adını, yazarını hatırlamıyorum ama çevirmeninin ismini çok iyi hatırlıyorum. Halen çok satan günlük bir gazetede ulusalcı sol-kemalist cenahtan kendine özgü faşizmini kusmaya devam eden bu şahsın adını zikretmeyeceğim. X’den bahsediyoruz biz zaten.

O kitabı okuduktan sonra hayatını adayacağı düşünceyi, davayı bulan ve bu dava için eyleme gözü kapalı atlayan bir devrimci oldu. Sonra malum, darbe vs. oldu ve X yakalanıp mahkum edildi. On küsür yıl içeride kaldı. Dışarı çıktı. Hayata adapte olamadı, debelendi, boğuştu ve sonunda bir gün bir kitapçıda yine o kitabın yeni bir baskısını gördü. Yine aynı heyecanı duyarak kitabı aldı ve bir solukta okuyup bitirdi. Ama bu sefer bir fark vardı. Kitabın sonunda, daha önceki baskıda olmayan bir bölüm daha vardı. Bana söylediği aynen şuydu: “18 yaşımdayken bu bölümü de okusaydım, evet yine devrimci olurdum ancak hayata karşı tavrım ve seçimlerim çok daha farklı olurdu.”

İlk fırsatta o kitabın önceki baskısının çevirmeni olan, işte şu ulusalcı yazarı buldu ve yakasına yapıştı tabii. Yazarın yanıtı da gayet netti: “O zamanlar bize asker lazımdı.” O son bölüm devrimci gençliği uyuşukluğa sevkedebilirmiş, falanmış filanmış.

Hemen her gördüğümde sarhoş olan, ayık olmaya tahammül edemeyen, o zamanlar 40 yaşında şimdi muhtemelen 60’ına merdiven dayamış olan X, benim için çok çarpıcı ve de sarsıcı bir deneyim olmuştu. Yazdıklarımdan ve konuştuğum herşeyden ötürü bir tedirginlik duymamın da bununla elbette ilgisi vardır.

Asıl konuya geleyim şimdi: Yenişafak gazetesinin 28 Ekim 2010 tarihli nüshasında “İ. Eliaçık’ı dikkat, edep ve insafa davet” adlı bir yazı okudum. Hayrettin Karaman imzalı bu yazı, İhsan Eliaçık’ın “Süleyman’ın Mülkü” başlıklı yazısına cevap niteliğinde bir savunma yazısı gibi görünüyor. Önce Eliaçık’ın uzunca makalesinden sadece ilgili bölümü alıntılayacağım:

“Çare yok, o kâşaneleri yıkacak, betonları sökecek, mezarlara gömülmüş mesajları gün yüzüne çıkaracağız. Bunu yaparken ciyak ciyak bağırılmasına aldırış etmeyeceğiz. “Yeter geç artık bu konuyu; böcekten, çiçekten, estetikten, metafizikten bahset” hinoğlu hinliğine pirim vermeyeceğiz…
Bakın, o dediğinizi “en kral mealler” yapıyor.

Çevirmen heyeti arasında Ali Özek, Hayrettin Karaman, Ali Turgut, Mustafa Çağırıcı, İbrahim Kâfi Dönmez, Sadrettin Gümüş gibi isimlerin yer aldığı, Suud-i Arabistan Krallığı’nın finansıyla hazırlanan mealde Bakara 219 ayet bakın nasıl çevirilmiş: “Sana iyilikte ne harcayacaklarını sorarlar: ‘Affetmek’ olduğunu söyle.”

(Doğrusu: “Sana neyi infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyaç fazlasını.”)
Hz. İsa’nın “Ey kör klavuzlar! Ey engerek soyu!” derken ne demek istediği sanırım anlaşılıyor.
Kraldan alınan dolarlarla hazırlanan meal işte böyle oluyor. “En kral meal” işte budur! Çiçek, böcek, estetik, metafizik mi diyordunuz? Alın, evire çevire okuyun…”


İhsan Eliaçık, bir süredir Türkiye’de ve dünyadaki Müslümanların en büyük sorunu olan kapitalistleşmeye dair bir eleştiri yazısı yazmış aslında. Yani yazı kapitalizmden filan bahsetmiyor ama konunun esası buydu benim anladığım kadarıyla. Daha çok detay diyebileceğimiz bir yerden, bir takım Kuran çevirilerinin, cimriliği, mülkiyeti, mal biriktirmeyi ideal hale getiren yorumlarından bahsetmiş. Aslında yanlış çeviriden (mealden) bahsetmiş. Söz konusu meal de Arabistan kralının bütçesiyle yazdırlıp bedava dağıtılan bir matbuatmış ve içerisinde Hayrettin Karaman’ın da olduğu bir çevirmen grubun elinden çıkmış. Karaman’ın yazısında konuya ilişkin açıklamasının özü de şöyle olmuş:

“1982 yılında hocamız Ali Özek, mealde adı geçen beş arkadaşa, acele olarak Kur’an-ı Kerim’e açıklamalı bir meal yazacağız, “Dünya İslam Birliği” bunu bastırıp parasız dağıtacak” dedi, sureleri taksim etti, mümkün olduğu kadar acele olarak gereğini yaptık, A. Özek hoca hariç hiçbirimiz, diğerlerimizin yaptıklarını okuma fırsatı bulamadık. Meal 1982 yılında on bin adet basıldı ve dağıtıldı. Rabıta daha fazla basmak üzere harekete geçince biz itiraz ettik, “mealin tamamını altı kişi okuyalım, gerekli tashihleri yapalım, ondan sonra basılsın” dedik. Bunu da (yeniden okuma, tashih, iyileştirme işini) birkaç defa yaptık.

1985 yılından itibaren bu meal, önce M.Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı, sonra Diyanet Vakfı tarafından da defalarca basıldı. S. Arabistan’da yapılan baskılar ise milyon nüshaları çok aştı.”
İki nokta var dikkatimi cezbeden. Birincisine değineceğim ben. Yazının başındaki örnekte de bahsetmeye çalıştığım sorumsuzluk noktasına yani.
Hayrettin Bey daha önceki mealin yanlış olduğunu itiraf ediyor ve buna karşı savunma olarak “aceleye geldi” ve ardından da “yenisini yaptık” diyor. Benim de aklıma şu sorular geliyor:

Bir Müslüman için Kuran meali yazmak “acele olarak” yapılabilecek bir iş midir? Hangi yangına yetişmek için Allah’ın kitabını aceleyle çevirmeye razı olur bir insan? Bir Şekspir şiirinin kötü çevirisi için bile kabul edilemeyecek bu bahaneyi Allah’ın kitabı için kim kabul eder? Peki, mesela, o basılan onbin nüshadan birisini okumuş olamaz mı acaba Erol Yarar; geçenlerde çıkıp “bir lokma.. bir hırka.. zoka.. falan filan” diye saçmalarken çıkıp sizin mealinizden örnek gösterse, bu sefer nasıl savunacaksınız kendinizi? “O yanlıştı, doğrusu bu” mu diyeceksiniz? Ya da “bize sermaye(güç) sahibi neferler lazımdı” mı diyecek bir başka çevirmen?

Sermaye sahibi Müslümanlar artık İslam’a değil sadece sermayeye hizmet ediyorlar sayın “alim” abilerim ve “alim” ablalarım. Bilmiyorsanız, hatırlatmak isterim. Ve bana sorarsanız, İslam’ın ve Kuran’ın çevirmene değil onu layıkiyle okuyup anlayacak müminlere ihtiyacı var. Şiir okur gibi değil, namaz kılar gibi…

* * *

Öte yandan, evet, bir de bu “bir lokma bir hırka” mevzu var. Yani İhsan Eliaçık’ın ve bu fikrin hocalarının devrimci İslamcılıkları. Allah’ın sözünü anlamak için bile bir araya gelemeyen, dolayısıyla ya anlamayan ya da daha kötüsü yanlış anlayan milyonlarca insanı devrimci heyecana davet eden fikre ne diyeceğim, nasıl yaklaşacağım, bilemiyorum. Bir tarafta “Müslüman fakir olmak zorunda değil” (elbette değil) diyerek güce, yani sermayeye sahip olma savaşı veren ve nefsiyle olan asıl savaşını kaybeden Müslümanlar, diğer tarafta “Müslüman ezmeyen ve ezilmeyendir” (ki elbette bu da doğrudur) diyen fakat sosyalizmi doğru dürüst anlayıp İslam’a göre yorumlamak yerine sosyalizme ve devrime âşık olup İslam’ı Marksist, Leninist hatta yer yer Stalinist teorilere ve yöntemlere göre yeniden yorumlamaya kalkan reformist Müslümanlar. (El Kaide ve intahar eylemleri de bu tür bir devrimciliğin ürünüdür, malumunuz.)

Sizin bu sağcı solcu İslam savaşınız bana Abdülkadir Geylani’yi, İmam-ı Rabbani’yi ve daha bir çok ana damarı unutturuyor. Yalnız bana unuttursa çok önemli değil, cehennemin nüfusuna bir kişi daha eklenir diyelim en fazla. On yıllardır büyük kitlelerin bilinçlerini delik deşik ettiniz Kuran’ı yorumlayacağız, zamana uyduracağız diye. Özü tefekkür olan koskoca bir tasavvuf tecrübesini “çiçek, böcek, metafizik” diye alçaltmaya çalışıyorsunuz ya, aferim size! Doğru ama, Mevlana Celaleddin beş vakit namaz kılan bir Müslüman olarak değil, ahenkle danseden bir müzisyen olarak uyacaktır ancak zamana. Hayy… demek geçiyor içimden en modern zamanların postmodern islamcılarına!.. İçinden âşkı, hasreti çekip çıkardığınız dininiz size ve bütün dünya işçilerine kutlu olsun artık, ne diyeyim. Hazreti Ömer’den, Hazreti Ebu Bekir’den daha alimsiniz, anladık, Hazreti Ali’den daha cesursunuz, onu da anladık… da bu cesaretiniz ve ilminiz inşallah kurtarır sizi, Erol Yarar’ın ve bir intahar eylemcisinin hesabı görülürken… Yazdıklarınız, aceleye getirdikleriniz bu dünyada mı kalacak sanıyorsunuz? Matta’nın kitabından alıntı yapınca belki gayet diyalogcu ve entelektüel görünüyorsunuz modern dünyaya ve hatta devrimci…

Ama sanırım ıskalıyorsunuz, bir ademin en devrimci tavrı secdeye inen alnıdır. Çünkü asıl savaş zenginle fakir arasında ya da güçlüyle zayıf arasında değil, hakikatle küfür arasında olandır.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.