SERSALA WE PÎROZ BE

Elinde naylon torbayla olduğu yerde zıplayıp duruyor, bazen de abisinin soba isiyle yüzüne yaptığı sakal ve bıyığa uyum sağlamak istercesine kollarını iki yana açarak kabadayılar gibi yürümeye çalışıyordu Keskê. Üzerinde kırmızı çiçekli turuncu fistanı, başında gül desenli yazmasıyla ağabeyi Mehmet de orada, evin merdivenlerinin önündeydi. İki kardeşin sokağa çıktığını gören diğer çocuklar koşarak yanlarına geldiler. Hep birlikte önlerine çıkan ilk evin kapısını çaldılar. Kapı açılır açılmaz aynı anda Mehmet elindeki arbaneyi çalmaya, Keskê de bağıra bağıra manisini söylemeye başlamıştı.

“Serê salê binê salê

Xwedê bihêle hûr u girê malê,

tiştekî bavejin tûrikê kalê..”1

Kızlar erkek, erkekler de kız kılığına girmiş, yılbaşını kutluyordu çocuklar. Kapı kapı dolaşıp maniler söylüyor, arbane çalıp oyunlar oynuyorlardı. Uzattıkları torbalara bazen portakal, elma, nar gibi meyveler, bazen de şeker, lokum, ceviz, pestil ve menengiçler atılıyordu. Evlerin kapısında bir görünüp bir kaybolan, yüzlerindeki gülümsemeyle etrafa ışıklar saçan çocuklar yavaş yavaş uzaklaşarak gecenin karanlığında kayboldu.


* * *

Taksici meydanda indirdi beni, trafik varmış, giremezmiş Ortaköy yoluna. Bu soğukta, lapa lapa kar altında meydandan buraya kadar yürüdüm. Adliyenin önü epeyce kalabalıktı. Köylü kıyafetli kadınların arasından ite kaka geçebildim. Neyi bekliyorlarsa bu soğukta, kaldırımlara doluşmuş bir sürü insan… Kendimi kafeteryaya zor attım.

İçerisi sımsıcaktı, gözlüğüm buğulandı hemen. Etrafa bakınırken çıkarıp atkımın ucuyla camlarını sildim. Sen daha gelmemiştin. Camdan iki masa uzakta boş bir yer gördüm. Geçip oturdum. Hani şu çok sevdiğin kasketimi ve atkımı çıkarıp masanın üzerine bıraktım. Kahvemi yudumlarken bir taraftan da dışarı bakıyordum. Seni arıyordu gözlerim ama içeri girene kadar görmem imkânsızdı. Dışarıdaki kalabalık cama yapıştırılmış çirkin bir resim gibi örtüyordu her şeyi. Neyse ki çok bekletmedin. O kocaman yün şallardan vardı üstünde, panço mu diyordun buna? Elimi kaldırıp kendimi gösterdim. Gördün ve gülümsedin. İnandım sana, gülümsemene yani. Bana doğru ilerledin. Ayağa kalkıp yanağından öptüm. Yer gösterdim kibarca. Karşıma oturdun. Soğuktan şikâyet ettin, bir de dışarıdaki kalabalıktan. Ben de katıldım sana. Teröristlerin aileleriymiş dedin. Neyi bekliyorlarmış diye sordum? Bir dava mı ne varmış, sen de taksiciden duymuştun, çok bilmiyordun. Neyse dedim. Ne içerdin? Tabii ki çay…

Sen çayından ilk yudumu alana kadar sustuk. Üşüyen ruhuna bir ferahlık mı gelmişti sıcacık çayla, susmadan önce yüzünden çekilen gülümsemenin yerini gergin bir ifade alıverdi. Konuya mı giriyordun? Eh girmeliydin de, bunun için buluştuk çünkü. Peki neden susuyordun hâlâ? Yine ben üstüme almalıydım bir şeyleri, öyle değil mi?

“Sıkıldın mı benden?” diye sordum. Biliyorum, elini güçlendirdim bunu söyleyerek. Ama bilirsin beni, sevmem öyle hesap kitap yapmayı. Yapsam da beceremem. Rahatla istedim, varsın kapıyı açan, açık bırakan ben olayım.

“Senden değil,” dedin. Getiremedin devamını.

“Neyden peki?”

“Kendimden galiba,” dedin. “Sanki bana ait hiçbir şey yokmuş gibi hissediyorum. Sanki ne varsa benimle ilgili hepsini sen kendine çekiyorsun… Çekip almışsın gibi… Anlıyor musun?”

Doğru ya, sonrasını kendim anlamalıydım!

“Ben senden bir şey almadım. Burası senin şehrin, unuttun mu? Ben başka bir yerden geldim. Sen beni kabul ettin. Sonra… Sonra birlikte sahip çıktık bu şehre. Burada ben ve sen olmaktan vazgeçip biz olmayı başardık. Sen şimdi kendinde bir şeylerin eksik olduğunu hissediyorsan, bunun sebebi şehirden uzaklaşmış olmandır, biz olan şeyin dışına çıkmışsın demektir.”

“Bir yere çıkmadım ben!.. Aynı yerdeyim hâlâ. Hatta bütün gücümle sahip çıkıyorum bize ait olana ama… Yavaş yavaş oldu her şey. Sanki yüz yıldır, yavaş yavaş, parça parça eksildim. Kendi alışkanlıklarım, kendi üslubum… Sanki adım bile değişmiş. Fark ettim ki bizim her şeyimiz sen olmuşsun. Ben her şeyimi sana adamışım. Anlıyor musun, hayatımdan seni çıkardığımda geriye hiçbir şey kalmıyor.”

Bu sözlerin öfkelendirdi beni. Öfkelendiğimi fark edince haklı olmandan korktum.

“Aşkın içine girince artık sen ve ben kalmaz ki, sadece biz vardır. Konuşmuştuk bunu seninle.”

“Evet, tam da ondan bahsediyorum işte: Sadece biz vardık ve çok mutluyduk. Ama sonra bir ‘sen’ çıktı ortaya. O kadar büyüdü, o kadar çoğaldı ki, o şehir senden ibaret oldu artık. Ve ben… Ben artık yoktum. ”

Elindeki ince belli bardağı masaya bıraktın. Bakışların da bardakla birlikte düştü masanın üzerine.

“Sıkıldım senden desen, ayrılmak istiyorum desen, biz değil de ben olmak istiyorum  desen, daha kolay olmaz mıydı?”

Öfkelendin. Çok öfkelendin, çünkü sol kaşın oynadığında çok öfkelendiğini hemen anlarım.

“Daha kolay olmasını mı tercih ediyorsun? Kolayca ayrılmak mı istiyorsun yani? Rahat rahat ilan edebilirsin benden bağımsızlığını diyorsun yani!”

Sen de fark ettin öfkeni. Birden sustun ve çayını bitirdin. Bakışların elindeki bardaktayken konuştun bu sefer.

“Senin başarıların, senin korkuların, senin hayallerin, hatta senin evin… Hep sen. Sadece sen… O kadar çok var ki senden! Kendimden vazgeçtim, biz dediğin o şeye bile yer yok aramızda artık. Yer bırakmadın.”

“Yapma bunu, ne başarısı? Hayatımda senden başka değerli hiçbir şeyim olmadığını bilmiyor musun? Bırak başarıyı filan, aylardır doğru dürüst bir şey yazamıyorum bile. Halbuki sen üniversiteye girdin. Çok yakında doçent de olacaksın. Kitabın bitmek üzere… Önündeki yol aydınlık….”

Suskunluğun değil de, birden ilgisizleşen bakışların bitirdi o an beni. İçimde çok güçlü bir ses, davudî tonda konuşan bir ses kulağıma fısıldadı: “Çoktan vermiş kararını, sen ne anlatıyorsun oğlum” dedi. Bir bedeni olsaydı o sesin, hemen yapışırdım gırtlağına. Ama hayır, tam tersi oldu, o ses yapıştı benim gırtlağıma. Geriye yaslandın. Nefesini burnundan verdin. Mademki anlamıyorsun beni, ayrılmaktan başka çare yok, der gibi bakıyordun masanın üzerinde duran kasketime. Birden öylesine ağırlaştı ki gövdem, oturduğum koltuk beni taşıyamayacak, çat diye kırılacak sandım. O an, tam da o an vardım ayırdına: Sen gidersen karanlık çöker bu şehre, yok oluruz. Bir ülke gibi bölünür, paramparça oluruz.

* * *

Hiçbiri birbirinin aynı olmayan kar tanelerine bakıyordum. Yağmur gibi aceleci ya da tedirgin değil, her biri derin ve huzurlu bir uykudaymış gibi süzülerek ama hep aynı asfalt yola dökülüyordu. Bütün caddeyi bembeyaz pamuk tarlaları gibi örten karı kıskanarak seyrederken boyunlarındaki poşuları kulaklarına kadar çekmiş, ellerini pantolonlarının ya da ceketlerinin ceplerine sokuşturmuş gençlere takıldı gözlerim. Kızarmış burunlarını çeke çeke alıp verdikleri nefesler küçük gri bulutlara dönüşüp kayboluyordu havada nazlı nazlı salınan kar tanelerinin arasında. Yine de erkekler ya da kızlar değil, asıl üşüyen annelerdi. Çünkü bir arkadaşın, hatta kardeşin yolunu beklerken bile, en fazla uzuvlarımız donardı bizim. Evlatlarının yolunu gözleyenleri ise üşümek değil, her geçen dakika daha da ağırlaşan, bitip tükenmek bilmeyen bu kopkoyu umut mahvediyordu.

Sabahın erken saatlerinde gelmiştik adliyeye. Saat ilerledikçe kalabalık da artmaya başladı. Hiç kimseyi tanımıyordum ama yine de yaşlı genç hepsinin yüzüne aşinaydım sanki. Hayır, kültürle ilgisi yoktu bu aşinalığın, biz birbirimizi acılarımızdan tanıyorduk artık. Tıpkı şu kar taneleri gibi farklı görünsek de, farklı farklı öykülerimiz de olsa hepimiz aynı asfalt zemine dökülüyor, eriyor ve birleşiyorduk. Sonra yeniden toplanıyorduk; anneler, eşler, çocuklar, kardeşler… ama en çok da anneler.

Kalabalık artmaya başlayınca adliye kapısı önünde duran panzerler önümüzde set oluşturmuştu. Biz adliye binasıyla özel bir üniversite arasında kalan sokaktan aşağı doğru sıralanmıştık. Sahile kadar uzanan yan yana kafeteryalar vardı sokakta. Çoğunlukla zengin insanların bir fincan kahveye on lira verdikleri mekânlardı hepsi.

“Îro sersal e,” dedi Keskê Ana.

“Yok ana. On üç gün geçti yılbaşından.”

“Na keça min. Sersal sêzdehê çilê ye. Em zarok bûn. Dema sersalê keçik û lawik şano çêdikirin. Li belê sersalê kê jî ez bi birê min Mihemed me kiras li xwêkir. Min simel çekir û çekê lawika li xwêkir. Wî ya jî kirasê keçika xwêkir. Em derketin li ber her derî sekînin me go:

Serê salê bine salê, Xwedê bihêle hûr u girê malê, tiştekî bavejin tûrikê kalê.”

“Me şekir, dendik û şîranî li hermalê digirtin û em diçûn.. Ey gidî dînyayê. Çend sal çûn. Zav û zecê me jî çûn. Welat jî çû. Ax welato..”

“Keskê Ana welat ne çû! Em her yek bûn welatêk..”2

Cevap vermedi. Başını yeniden adliye kapısına doğru çevirdi. Keskê Ana çocukluğunun yılbaşı gecelerini anlatırken caddedeki mağazaların on üç gün öncesinden kalan yılbaşı süslemelerine takılmıştı gözlerim. Kristal toplar, yaldızlarla süslenmiş çam ağaçları, kırmızı yazılarla camlara yazılan “happy new year” yazılarına bakarken içimin üşüdüğünü hissettim.

Aynı anda erkek kardeşim de üşümüş gibi yanıma gelip “Çay içelim mi?” diye sordu. Keskê Ana ve oradaki birkaç kişiye de çay almak için kardeşimle birlikte yan taraftaki büfeye girdik. İçeride çay için kuyruk oluşmuştu. Sıramız gelince bardakları alıp beş lira uzattım adama. On lira daha istedi. Sıradan bir büfede bir çay nasıl olur da üç lira olurdu! Şaşırdım ama bir şey de diyemedim, istediği parayı verdim. Kalabalığın içine geri dönüp bardaklardan birini Keskê Ana’ya uzattım. Kaçak çay mı diye sordu? Yok ana, dedim, normal. Dudağını büküp çayı almadan çevirdi başını.

O gün adliye önündeki bekleyişimizin üçüncü günüydü. Yine karın altında ve yine sokaktaydık. Etrafta gidip oturabileceğimiz bize göre bir yer yoktu. Hava gitgide soğuyordu ya da saatler geçtikçe bizim direncimiz kırılıyordu soğuğa karşı. Kar yağışı hızlanmıştı, artık parmak uçlarımı hissetmiyordum. İnsanlar ısınmak için birbirine sokuluyordu. Üşümemek için kendimizi sıkmaktan yorulunca etraftaki kafelerin brandalarının altına doğru kaymaya başladık. Biraz olsun soğuktan korunmaya çalışıyorduk. Hareket etmek için bacaklarımı sallıyor, ileri geri bir iki adım atmaya çalışıyordum. O zaman bir şeyi fark ettim: O lüks kafelerin içinde oturan müşteriler bize tuhaf tuhaf bakıyordu. Bakışlarındaki şaşkınlığın dışında yüzlerinin asıldığı da çok net belli oluyordu. Rahatsız ediyorduk onları! Sıcacık mekânlarında on liralık kahvelerini yudumlarken kar yağışını seyretmenin romantizminden yoksun kalmışlardı. Bu romantik kış tablosunu seyretmelerine engel oluyor, çirkin bir böcek gibi yapışıveriyorduk tuvale. Ama en garip olanı, bazılarının yüzleri hiç de asık değildi. Aksine, gayet keyifli görünüyorlardı. Onlar da aynı tabloya bakıyor ama bizi görmüyordu. Tıpkı kalabalık kafeteryaya aldırmadan ulu orta öpüşen şu çift gibi. Keskê Ana da görmüştü onları, başını çevirdiğini fark ettim. Ben de başımı çevirdim. Kardeşime bakındım. Yolun ilerisinde diğer gençlerle birlikte sigara içiyorlardı.

Bana soğuktan donmak üzere olan parmaklarımın acısını bile unutturan bir sıkıntı sardı içimi. Hemen yanı başımızda kahvelerini yudumlayan, gülen, kahkaha atan, öpüşen, şakalaşan bu insanlar bizden birkaç metre değil de sanki birkaç yüzyıl uzaktaydılar. Nasıl oluyordu da bu kadar yakınımızda olan insanlar bize bu kadar yabancı oluyordu. Onların gözünde hepimiz şehrin varoş semtlerinden gelip adliye kapısına dayanan, bu mutlu mesut insanların kahve keyiflerinin içine eden tuhaf yabancılardık.

Belki de doğruydu bu, belki gerçekten de öpüşmesini, sevişmesini bilmezdi bizim gençlerimiz… Daha bir kızın serçe parmağını tutmadan yasaklanmış dillerinde söylenen türkülere, halaylara tutunuyordu parmakları. Sonra aynı parmaklar demir parmaklıklara sarılıyordu. Nereden bilsinler denize nazır nezih kafelerde içkilerini içerken seyrettikleri son filmlerden, sevgililerinden ya da modadan bahsetmeyi. Yılbaşında çam ağacı süslemeyi nereden bilecekti, ya da happy new year demeyi. On üç gün farkla kutladığımız yılbaşı gecelerinde naylon torbalara doldurduğumuz şekerleri, lokumları, demir paraları ve kırık bifa bisküvilerini hatırlardık biz. Onların hissettiklerini hissedemezdik kar yağarken. Yolu kapalı köylerimizden o karın içine bata çıka giderdik okula. O karların içinde katır sırtlarında taşıdık ölülerimizi. O yüzden kar taneleri romantik gelmedi hiç. İçtiğimiz çay gibi hayatımız da kaçaktı hep bizim.

İçimdeki öfke yüzüme yansımıştı. Bütün o karanlığın, imkânsızlığın içinde kalakalmıştım. Adliye önünde bir hareketlilik oldu. Demir kapılar çekildi. Önce polisler çıkmaya başladı. Ardından onlar, beklediklerimiz göründüler. Elleri kelepçeli olan babalarımız, eşlerimiz, kardeşlerimizle göz göze geldik. İnsanın tenini bıçak gibi kesen o soğukta onların sımsıcak gülümsemelerini gördük. Hiçbiri serbest bırakılmamıştı ama yine de onların her şeye rağmen gülümseyen gözlerine bakarken kısa bir an da olsa sımsıcak yaşadık sersalê sevincini. Babamı gördüm, cezaevi aracına bindiriliyordu. Göğsümde bir şeyin sızladığını hissettim. Kısacık süren sevincim birden büyük bir kedere dönüşüyordu ki birden, yüreğimi somun gibi kabartan bir zılgıt, derin bir uykudaymışçasına süzülen bütün kar tanelerini yakıp küle dönüştürmüştü. Keskê Ana’nın sanki dilinden değil de ciğerinden kopan bu zılgıt adliyenin duvarlarında yankılanırken o lüks kafelerin müşterileriyle beraber yoldan geçenler, polisler, avukatlar, savcılar hepsi birden bize baktılar ama yine görmediler.

* * *

Haklıydın. Yani haklı olduğun çok şey vardı. Gerçekten de çoktum ben, çoğalmış, yayılmış, yeni bir ülke kurmuştum sende, senin bedeninde. Her şekilde bencillikti bunun adı, biliyordum. Fakat çoğalan bütün o benler, sen olmayınca içi hava dolu şeffaf balonlar gibi oluyordu. Az ya da çok, her zerrem sadece seni sevdikçe var olabiliyordu.

Ben bunları düşünürken sen çoktan gitmiştin.

Kasketimi başıma takmış, atkımı boynuma dolamış, kafeteryanın kapısında dikiliyordum. Dışarıda kar lapa lapa yağarken içerisi gittikçe daha da soğuk oluyordu. Uzanıp kapıyı açmak ve dışarı çıkabilmek için bedenimi ileriye doğru itmem gerekti. Ayağımı kafenin dışına henüz atmıştım ki adliyenin önündeki kalabalığın içinden yükselen bir zılgıt sesi, bağırışlar arasından dalga dalga gelen tiz bir çığlık olup tokat gibi çarptı yüzüme. Zılgıt çeken yaşlı kadının yüzündeki ifadeyi gördüm. Sonra onu omuzlarından sımsıkı tutup sarılan genç kadını… Yüzlerindeki kederden mi etkilendim, bilemiyorum, ama dışarısı içeriden çok daha sıcaktı sanki.


(1)  Yılbaşı yılsonu / Allah bağışlasın evin büyüğünü küçüğünü / Bir şey atın bu ihtiyarın torbasına.
(2) “Bugün yılbaşıdır,” dedi Keskê Ana. “Yok ana. On üç gün geçti yılbaşından.” “Yok kızım. Yılbaşı Ocak’ın onüçüdür. Biz çocuktuk. Yılbaşı zamanında kızlar ve erkekler tiyatro yaparlardı. Bir yılbaşı zamanında da ben ve erkek kardeşim Mehmet, kıyafetlerimizi giydik. Ben sakal çizdim ve erkek kıyafeti giydim. O da kız kıyafeti giydi. Çıktık her kapının önünde durduk ve söyledik: Yılbaşı yılsonu. Allah bağışlasın evin büyüğünü küçüğünü. Bir şey atın bu ihtiyarın torbasına. “Her evden şeker, çekirdek ve tatlı alarak gidiyorduk. Ey gidi dünya, kaç yıl geçti. Eşlerimiz çocuklarımız gitti, memleket de gitti. Ah memleket!..” “Keske ana, memleket gitmedi, her birimiz bir memleket olduk.”


(Mehmet Batur / Esra Bayram)

Not: Bu öykü 2013 Ocak ayında Sarnıç Öykü dergisinin 5. sayısında yayımlanmıştır.