Söyleşi: Omuzlara binen yükün hikâyesi: Madunköy (Taraf Gazetesi)

17 Ağustos 2015 tarihli Taraf Gazetesinde yayımlanan Madunköy söyleşimiz:

Mehmet Batur, İletişim Yayınları’nın bastığı yeni kitabı Madunköy ile okuyucularının karşısına çıkıyor. Madunköy’de işlenen polis cinayetlerinin, semt sakinlerinin hayatlarının, bir dergâh çevresinde toplanan insanların ve Kürt hareketinin anlatıldığı roman, bütün bu farklı yolları başarılı bir biçimde kesiştiriyor. Yazar roman boyunca “siyasal olanla mahalli olanın bir noktada buluşmasını ya da aslında hiçbir zaman tamamen ayrılmadıkları gerçeğini” göstererek bir ülkenin ve bir semtin politik tarihine odaklanıyor.

Roman iki yol üzerinde ilerliyor. İlkinde, Madunköy ve işlenen polis cinayetlerine tanık olurken, diğerinde geçmişe dönerek bir dergâh ve politik hikâye okuyoruz. Bu kesişmeyi biraz açar mısınız?

Bu kesişmenin hayatın tam da kendisi olduğunu, aslında doğal olan fakat çoğunlukla görmezden gelinen bir hakikat olduğunu düşünüyorum. Karakterlerin kendi öykülerini de ekleyebiliriz bu duruma. Yokmuş gibi davrandığımız insan ve yaşantıların aslında bizim, yani hepimizin hayatında ne kadar etkili olduğunu fark etmekten söz ediyorum. Uzaklarda yaşanan bir trajediyle empati kuramazken, benzer bir olay yakınımızda gerçekleştiğinde yaşadığımız o malum can sıkıntısı, Madunköy’ü yazarken hem zihnimi hem de gönlümü en çok meşgul eden duyguydu. Bir ailenin ferdi ya da bir ülkenin vatandaşı olduğunu fark edince omuzlarınıza yüklenen sorumluluk duygusu ağır geldiği için aslında sizin hayatınıza da dahil olan birçok şeyi yok saymayı tercih ediyorsunuz. Sonrasında da oluşan o büyük boşluk duygusuyla kalakalıyorsunuz. Romanda göstermeye çalıştığım siyasal olanla mahalli olanın bir noktada buluşmasını ya da aslında hiçbir zaman tamamen ayrılmadıkları gerçeğini de bu bağlamda önemli buluyorum.

Politikanın da farklı yönlerini görüyoruz. Bir yanda bir Kürt dergâhı ve bunun içinden çıkmış bir devrimci ve bir kabadayı var. Diğer yandaysa derin devlet, polis ilişkileri…

Başlangıçta sadece bir semt öyküsü olarak kurduğum Madunköy’de anlatmaya -ve anlamaya- çalıştığım hikâyenin daha geniş bir alana yayılmış hali olarak görüyorum Kürtleri. Dergâh, kabadayılık, devrimcilik vb. insan durumlarını özellikle Kürtlerle birlikte öykülememin nedeni bu. Ama asıl önemli olan bu hikâyelerin benzerliği, iç içeliği, hatta bazen aynılığı. Bakışınızı küçük adamların öykülerine, detaylara doğru daralttıkça görüş alanınızın birden genişlediğini görüyorsunuz. Madunköy’de 17 yaşında bir çocuğun dumanlı kafasından geçen düşüncelerin evrensel karşılıkları olması gibi… Biricik ve benzersiz bir küçük hikâyenin aslında bir halkın kaderini kolaylıkla belirleyebildiğini anlıyorsunuz çünkü aslında; olup biten her şeyin herkesle ilgili olduğunu tecrübe ediyorsunuz.

Mahalleye döndüğümüzdeyse çok daha sıradan hayatlarla karşılaşıyoruz. Madunköy’de ezilen ama ezildiğinin farkında olmayan, olsa bile oradan kaçmanın zor olduğunu düşünen insanlar yaşıyor. Bu insanları bir arada tutan şey ne?

Bana tanıdık gelen ilk duygu korku. Fakirlik, aşağılanma, ölüm ve benzeri temel korkular. Bu korkuları aşabilmenin yöntemi de birbirine yaslanmak ve bir aileye; çete, dergâh vs. bir yere ait olmak. Madunköylülerin bir kısmı kendini bu tür aidiyetlerle tanımlıyor ve ezilmişlik duygusundan da, ezenleri reddederek ya da yok sayarak sıyrılıyorlar. Bir kısmı da eşikte olmanın sancısını yaşıyor. Romanda öne çıkardığım karakterler genelde bu sancıyı yaşayanlar. Fakat hepsinin ortak özelliği bu aidiyet durumuyla, daha doğrusu içinde, dışında ya da kıyısında oldukları bu ev tahayyülüyle bir şekilde ilişkide olmaları.

Karakterlerinizin konuşma tarzları oldukça iyi bir biçimde oluşturulmuş. Madunköy’dekiler mahalle ağzıyla, dergâhtakiler de oradaki yaşam tarzına uygun bir biçimde konuşuyor. Bunun için bir çalışma yaptınız mı?

Bazı konularda küçük araştırmalar yapmam gerekti. Mesela Kürtlerde küçük kardeşin ağabeyine “abi” diye değil de ismiyle ya da “kekê” diye hitap ettiğini bilmiyordum. Semtin çocuklarının konuşmalarını da bazen gerçek hayatta test ettiğim oldu. Yani bu söze gerçekten böyle bir cevap mı gelecek diye. Bunun dışında daha çok kişisel tecrübelerimden faydalandım. Aslında etrafınıza bakmaya, konuşulanları dinlemeye başladığınızda bütün o sesler çok net bir şekilde duyuluyor. Evet, bazen dil yabancı geliyor ya da sesler sadece bir mırıltıyı andırabiliyor. Anlamak için çoğu zaman biraz kulak kabartmak yeterli oluyor.

Önceki romanlarınızı düşünerek; Madunköy’ü nasıl konumlandırırsınız? Farklı, yeni bir şeyler deniyor musunuz?

Adamım Davku’da hayattan kaçıp kendi kabuğuna sığınmış bir karakterin yaşadığı parçalanmayı anlatmaya çalışmıştım. Bu karakteri küçük değişikliklerle birlikte Madunköy’e de dahil ettim çünkü evden ayrılış, yalnızlık, eve dönme arzusu, kayboluş gibi süreçlerin ardından ev dediğimiz şeyin aslında içinde sadece bizim yaşadığımız, sınırları belirgin bir teklikle değil, çok daha büyük ve kalabalık bir çoğullukla ilgili olabileceğini tecrübe etmesi gerekiyordu. Bu duruma paralel olarak, ilk romanımda daha parçalı, işlevsel olmayan, olaydan ziyade durum odaklı bir anlatım varken Madunköy’de birçok karakter olması çoksesli bir anlatımı gerekli kılıyordu. Bu çoksesliliği de bir taraftan anlatıcının sesine karışan karakterlerle, bir taraftan da anlatıcının kendisine de alternatif sesler üreterek yapmaya çalıştım.

ZÜMRÜT MUŞTALI

Kaynak: http://www.taraf.com.tr/kultur-ve-sanat/omuzlara-binen-yukun-hikayesi-madunkoy/